pasifist mumyalar
geçenlerde bir haber gördüm. dünyanın bazı bölgelerinde çok zaman önce ölen insanlar öldükleri yerin iklimine, kimyasal yapısına göre doğal olarak mumyalaşıyorlar günümüze dek geliyorlar. hiç istisnasız bu adamların hepsi inceleme sonucu vücutlarında yara bere, yerel dövme sahibi bölge savaşçıları. sonra kendime bakıyorum oldu da palandökende hiç uzağa gitme ağır kar yağışlı bir istanbul çekmeköy kışında buzulların altında kalsam aynı şekilde bir kaç bin yıl mumyalaşsam. benim de saçma sapan yara berelerim dövmelerim var. adamlar beni çözüp incelese hemen yapıştıracaklar 20. yy. yerel savaşçısını üzerime. oysa ki öyle mi. alnımda ki yara izi ilkokulda bir kızın kola kutusuyla çizmiği, kolumdaki dikiş yarası arkadaş arası eşşek şakalaşmasından kalma. dövmelerin savaşçılıkla alakası yok. şiddetten uzak sünepe bi adamım. ama mumya olunca olay değişiyor. bi kere üstüne korku salan bi çürüme geliyor. geçen haberlerde gördüğüm adamın savaşçı olmasının bu kadar kesin olduğuna inanmıyorum. belki o dövmeleri kabile baskısıyla yaptırdı, o yaralar eş dostla şakalaşırken oldu. hemen ''bu adam güçlü bir dönem savaçşısıydı'' denmesin artık.
0
yorum
|
tv kumandası
90'lı yılarda televizyon bir çocuk için eğlenebileceği, hatta uzmanlaşıp kendini çevreye kanıtlayabileceği bir aygıttı. tüplü tvl'erin kumandaları zırt pırt bozulur ben uyan kumandaları almak için kadıköye giderdim. kısa zamanda bu işte ustalaşıp grundig, telefunken, arçelik ve bekoları hangi kumanda cinslerinin kontrol edeceğini öğrenmiştim. akrabalar, ailenin eşi dostu, anane arkadaşlarının kumandası bozulursa hemen ben olaya el koyar uygun olanı onlar için alırdım.
bu işi kumanda alımından ileri götürüp ananemin yaşlı arkadaşarı için kablolu tvlerin kanal sırası düzenlemesi, karlı yayınları küçük ayarlarla giderme ve renk ayarlarına kadar götürdüm. elimin altında her türlü kumanda vardı. hatta kendime küçük bir çanta yapıp yardım istenilen ananemin yaşlı arkadaş evlerine bir uzman edasıyla gidip sorunları çözüyordum. onların gözünde bir mühendis gibiydim. maşallahlarıın ardından börek çörek ve çikolatalarla ödüllendiriliyordum yaşlı teyzeler tarafından. baş edemediğim televizyon yok gibiydi. yeri geldiğinde çift kumanda ile çalışır tüm kanallları ayarlardım. bir keresinde teletext ile loto sonuçlarını açıklayınca sayide teyze çok şaşırmıştı. o zamanlar teletext inertnet gibiydi.
ananemin yaşlı arkadaşlarının televizyonlarının kanallarını ayarladıkça elimdeki gücün farkına varmaya başlamıştım. ilk 10 kanala haber kanalı koyarsam onlar kendi aralarındaki toplaşmalarda güncel haberleri tartışıyorlar, başa müzik kanalları koyarsam müzik dinleyip müzik hakkında konuşuyorlardı. kumandalarım ile bu insanları manipüle edebiliyordum. hepsinin ilk 10 kanalını trt 2 yaptım ve anlamadılar. birkaç gün sonra ellerinden kitap düşmez olmuştu. hatta o yıllarda ananemin yazlıktan arkadaşı nükhet durunun yazlık televizyonunu bile ayarlamış, kanallları sıraya koymuştum. o zamanlar pek kanal yoktu, şimdiki çeşitliliğe sahip olsam kimbilir belki de yabancı müzik kanallarını öne alıp nükhet duruya elektronik müzik dinletir, ordan da türk pop müziğine yön verirdim. son zamanlardaki elektronik pop akımı belki de benim zamanında yapamadığımı gerçekleştiren kumandalı bir çocuğun marifetidir. bana bir insanın televizyon kumandasını verin, onu istediğiniz şeye dönüştüreyim..
0
yorum
|
meyhaneden çıktık!
saat gece yarısını epey geçmişti. ben, ceki çen, steven seagal, van damme ve çak norris elmadağ meyhanesinde kafaları çekiyorduk. aramızda ağzı kaymayan, cümlelerini düzgün kuran bir ceki çen kalmıştı. kalıbını gören iki birada devrilir sanırdı fakat sünger gibi emiyordu rakıları ceki, bana mısın demiyordu. van damme karşısında oturan çak norrisi eski set anılarıyla kitlemiş, steven seagal ise yeni tuvaletten dönmüştü. hesap ödenip meyhaneden çıkınca arabayla benim eve dönmeye karar verdik. arabayı ceki çen kullanacaktı. öne van damme geçerken ben arkada steven seagal ve çak norris abilerin ortasına oturmuş, küçücük kalmıştım. bu iki dev adam da alkol duvarını aşmış, belden aşağı espriler yapıp gülüyorlardı. derken ceki çen hızlanmaya başladı. alkolü alan bu hızlı abiler aksiyon arar olmuşlardı. vam damme bir anda camı açıp beline kadar sarktı ve kan kokusu arar oldu. bunu gören steven seagal beni sarsmaya ve naralar atmaya başladı. çak norris ise önce ''sakin olun beyler'' filan derken ardından o da bu curcunaya ortak olmuştu. cebinden bi ufak konyak çıkarıp elden ele döndürmeye başladı. etrafta kötü adam yoktu ve bu halimizle kötü adam biz oluyorduk. aralarında tek dayak yemeye müsait adam bendim ve bu farkındalık beni azıtmaktan alıkoyuyordu. hem ne yapabilirdim ki vam damme beline kadar uzandığı camdan arabanın üstüne çıkmış bağırıyor, ceki çen direksiyonu ayaklarıyla çeviriyor ve steven seagal ise bir elinde konyak şişesi yoldan geçen yayalara laf atıyordu. kimsenin bize dokunamayacağını biliyordum fakat yarın kalkınca pişmanlık duyacağımın farkında olup eğlenemiyordum. ardından çok kötü bişey oldu ve peşimize bir polis arabası takıldı. ben artık rahatlayacağımı düşünürken çak norris ''onları atlatmalıyız'' diye atıldı. arabanın tepesindeki van damme ise polisleri el hareketleriyle tahrik ediyordu. arabayı kullanan ceki çen ''eski şangay numarasını yapıcam'' dedi. arabayı yavaşlattı, kenara çekti. polis arkamızda durup arabadan indi, tam yanımıza gelirken ceki gazı kökledi ve bir anda kaçtık. ara sokaklara girerek izimizi kaybettirdik ve en sonunda bizim eve ulaştık.
eve gelmiş, herkese rahat ev tişörtleri ve şortları vermiştim. çoraptan kurtulan bu maceraperestler vantilatörün karşısına kurulmuş polisten nasıl kurtulduklarını birbirlerine ağız dolusu şevk ile anlatıyorlardı. ben ise misafirlerimi rahat ettirme derdindeydim. gecenin kahramanı ceki -eski şangay nuamrası ile bizi aynasızlardan kurtaran- pileysiteyşinın karşısına geçmiş kendine rakip arıyordu. bunu gören jan kulod hemen diğer kolu eline alıp oyuna gömüldü. çak abi yine ''ortamın amına koymayın beyler'' diye müdahale etse de iş işten geçmişti artık. bu arada ceki mençistır, garantici van damme ise barcelonayı almıştı. ben tam rahatlamışken çak abi beni sigara ve kırmızı tuborg almak için bakkala yolladı. sarhoş bir çak norrise hayır gidemem diyemedim. üstümü giydim çıktım. polis aklımdan tamamen çıkmıştı. alışverişi tamamladığımda ensemde bitip beni merkeze götürdüler. ne kadar çak norris, steven seagal, van damme ve ceki çen bizde desem de inanmadılar. derdimi anlatana kadar tüm yıldızlar evimden gitmiş, sırra kadem basmışlardı. geride kalanlar ise jankulod van damme ın bıraktığı bol osuruk kokulu şort, ceki çenin yine boyuna bakmadan sıçtığı tuvalette gitmemiş bok, -herşeye rağmen- steven seagal abinin uyuduğu yatağı toplaması ve çak norrisin teşekkürler notu idi.
1 yorum
|
hardcore berber hasan ağabey
üniversite ve işsizlik yıllarını geride bırakırken artık uzun saçlarıma ve kendi saç kesme serüvenime veda ediyordum. 7 yıldır uğramadığım mahalle berberi hasan ağabey ile yine yollarımız kesişti. bir iki berber sohbetinden sonra aramızdan yine su sızmaz oldu. memleket nere, askerlik nerede yapıldı sorularından sonra beni hatırladı. çünkü berber hasan abinin hafızası farklı çalışıyor, bilgileri farklı depoluyordu. memleket ve askerlik yerleri filtreledikten sonra beni kusursuz bir şekilde hatırladı hatta ''enseler natürel mi olsun yine'' dedi. ''olsun'' dedim bende. saç kesildi ardından en zorlu kısım saç yıkama ve hasan abi tarzı beyin masajına geldi. evet beyin masajı. kulaklara, alına ve şakaklara bir kombo... hasan abi saçı kestikten sonra ensenin iyi olduğundan emin olmak üzere uzun süre ayna tutar, ben ''evet abi olmuş'' demedikten sorna indirmezdi o aynayı. ben indirmesin isterdim. çünkü bilirdim ki indirdikten sonra saçımı yıkayacak, saçımı yıkarken işinin ehli olmanın getirisiyle kulak içlerimi ve kulakçık dışlarımı koca parmaklarıyla temizleyecek, alınma ve şakağıma güç denemesi yaparcasına masaj yapacaktı. bir gariptir traş sonrası erkeğin diğer erkeğin kafasını yıkaması, ensesine, alnına, şakaklarına masaj yapması kulağının o en mahrem iç yerlerini temizlemesi. ancak bir anne yavrusunun bu kadar temiz olmasını ister kulak içlerine kadar.. hasan abinin de elinin ayarı yoktu. gerek yok desem de kulaklarıma, alnıma, şakaklarıma girişiyordu hasan abi çiğ köfte yoğurur gibi. ardından berber jölesini de yedirip beni çok çapkın saç modelleriyle başbaşa bırakıyordu. 3 sokak öte evime gidene kadar hem berber jölesi kokusundan hem de o iddalı saç şeklimden utanırdım. gerçi beyin masajından sonra kendime gelmem de eve gidesiye kadar temiz hava almamı gerekitiryordu. yılda 4 defa hasan abinin dükkanına gideceğimi bilmek düşündürüyor beni artık.
0
yorum
|
dinle küçük adam
evet ben o küçük garsonum. çalımımı gören krallara lordlara yemek servis ediyorum sanır. oysa taşıdığım iki lahmacun bi açık ayran. hem ben istemez miydim karamazovların evinde uşak olmayı. maaş yattı yatmadı, kalacak yer, işten atılma derdi yok. beyimin derdine tasasına da ortak olurdum gül gibi yaşar giderdim, hiç değilse birey olduğumu hissederek. ama gelin görün ki 700 lira artı ssk ya yeşil ettiler beni. her gün boynumu büküp koşturuyorum ordan oraya.
0
yorum
|
kol saati
ilk iş görüşmesine de saatsiz gidilmezdi ki. dakik olmak lazımdı. zaten alışılmadık takım elbise sıkıntısı varken sürekli cep telefonunu çıkarıp saate bakmak zor olacaktı. üstelik gördüğü tüm takım elbiseli insanların saati vardı, aksesuardı bir yerde. ama gelin görün ki evdeki tek kol saati uzaktan kumanda görevi de görebilen liseden kalma dijital casio ydu. yanlış anlaşılmasın olay kişisel değildi. ışığı, dünya saatleri ve kronometresi olan casio sunu çok seviyordu fakat klasik bir kol saati lazımdı. arkadaşlarına soruşturdu ama herkesde casio vardı! hatta telefonda ''seninkinin uzaktan tv açma modu var mı'' diye sordu birine. casio saatlerin sidik yarıştırıldığı o eski okul günlerine dönmüştü. kendi casiosunun tv açanlardan olması istisnasız her zaman çevreden takdir toplardı. en sonunda dayısı ona bir kol saati bulduğu haberini verdi. rahatlamıştı. fakat saat pek düşündüğü gibi çıkmadı. ipragaz promosyonu klasik ve basit bir kol saatiydi. neden ipragaz dedi önce kendine sonra dayısına. başka saat olmadığı cevabını alınca çaresizlikten ipragaz promosyon saati alıp evine döndü. yarın sabah görüşmelere gidecekti ve başka yerden başka bir kol saati ayarlayamayacaktı. saatin içi beyaz zemin üzerinde mavi flu ipragaz yazısı ile örülmüştü. uzaktan belli olmuyordu pek. sanki insanı takıp takmamak konusunda kararsız bıraksın diye üretilmişti. ne çok belli ne de çok belirsizdi ipragaz yazıları. acaba takmalı mıydı? saat sadeydi, fena değildi. ama ya ipragaz yazısını anlaşılırsa diye de çekiniyordu. fakat ne olacaktı ki ipragaz yazsa? yok yok insanlar saçının tarayışından dolayı işe alınmıyorlardı. ipragaz promosyon saati çok tehlikeliydi, vazgeçti. bir süre sonra ise takmaya karar verdi. ''orda herkesin saati olacak, benim de bir kol saatine ihtiyacım var ve bu farkedilmiyor'' dedi kendi kendine.
görüşmeye gideceği sabah jilet gibi olmuştu. saatini biraz isteksiz taktı koluna. başkası bilmese bile o biliyordu ipragaz saatini. hatta kafasına ipragazın sokaklarda tüp satan kamyonetlerindeki müzik takılmıştı.
görüşme yerinde insanların yüzlerinden önce ilk olarak saatlerine bakıyordu. büyüklerdi, gösterişlilerdi. hatta kendi kolundakinin iki katı kadar olanları bile vardı. ''olsun benimki sade aynen benim gibi'' diye telkinlerde bulundu kendine. kendilerini görüşmenin yapılacağı yere götüren insanların da koca koca saatleri vardı. bina içinde yükseklere çıktıkça, mevkiler yükseldikçe saatlerin büyüdüğünü farketti. daha önce hiç bu kadar büyük saatler görmemişti. kimisinin içinde gün, ay göstergesi hatta ayın evreleri bile vardı. kafasında ipragaz cingılı, kolunda ipragaz promosyonlu saati ile kendine güveni tamamen gitmişti. gözü herkesin koca saatlerindeydi. acaba onların arkalarında da gizli marka hologramları var mı diye düşünüp dikkat ediyordu. keşke bizim yağ veya omo promosyonu kol saati takan biri daha olsaydı, içi rahatlardı o zaman.
malesef hiç bir varlık gösteremedi, kafası allak bullak olmuştu. görüşme bitti ve ''sizin bir sorunuz var mı'' dedi karşı taraf. bir an boş bulundu ve ''aranızda kol saati televizyon açabilen var mı? benim bir tane vardı ama evde, bu asıl saatim değil'' dedi.
0
yorum
|
ben insanlığı seviyorum fakat
-çok evvel tanıdığım zeki ve çok bilgili bir doktor
0
yorum
|
masaüstü temizlik sihirbazı
ben hatırlamıyorum ama geçenlerde sarhoşken masaüstü temizlik sihirbazına ''adını duyan bişey sanır ama bi sike yaramıyosun'' demişim, dalga geçmişim. sabah uyanınca bilgisayarı açtım bi yavaş açılmalar, bi isteksizlik tüm öğelerde. hemen denetim masasına sordum ''ne oluyor sen bilirsin muhtar'' diye. böyle böyle dedi, anlattı masaüstü temizlik sihirbazının kalbini kırmışmışım, aslında kullanmayı bilen için bulunmaz bir nimetmiş o filan. yerinden kalkmış gitmiş başka bi klasörün içine girmiş, bulamıyorum. denetim masası ''ben karışmam abi'' dedi. bunun üzerine hatalı olduğumun farkına varıp özür dilemeye karar verdim. saklandığı yeri bulmak için doğruca arama bölümüne gittim ki ne göreyim, işi bırakmış gitmiş arama da. biraz sinirlendim tabi ''sizi bana sayıyla mı verdiler ibneler dedim, istesem bi formatı basarım hepinizi uçururum, size fazla yüz verdim hep benim kabahatim'' diye bağırdım. ama masaüstünde yeller esiyordu. ses bile bana tavır almış klik kliklemiyordu ben dolaşırken. tekrar denetim masasına gidiyordum ki adını ile unuttuğum windows kataloğunu gördüm yolda. sıkıştırdım biraz. ''nerde bu ibneler, anarşik mi oldunuz lan yakarım buraları'' dedim. korktu sindi. abi dedi ''hepsi system32 nin içine gitti, ama daha anlatamam'' dedi. ''anlatırsam beni silerler'' dedi. ''anlatmazsan da ben silerim'' diye yapıştırdım. üstünde sağ tıklayıp sil'in üstünde beklettim ikonu. ''tamam tamam'' dedi, ''anlatıcam''. meğerse bunlar son zamanlarda benim sarhoşluğumdan, yüklediğim angaryalardan bıkmışlar. ne bir ram ilave ediyormuşum ne de içeri kaçan tozları temizliyormuşum. böyle gitmezmiş. en güvendiğim, eski sırdaşım bilgisayarım önderliğinde system32 nin içine girmişler beni devirme planları yapıyolarmış. sinirden bir anda windows kataloğunu siliverdim. anlamıştım katliam yapılacaktı. ama format ile birden değil. hepsini saklandıkları yerde bulup tek tek silecektim. gücümü anlayacaklardı. fakat windows kataloğunu silişimi nasıl olduysa hemen duymuşlar, system32 den başka bir yerlere kaçmışlardı. onlar beni alt etmeden ben onlara formatı basacaktım ki cd-rom un açılmadığını farkettim. geç kalmıştım. devrim ateşi yakılmıştı. artık mouse ikonunu bile zor kontrol ediyordum. birer birer kaybettim her şeyi. en sonunda denetim masası da gitti ve mavi ekran verdiler bana. artık açılmıyor bilgisayarım.
0
yorum
|
geleceğin zombi adayları
Bankamız şubelerinde zombi olarak görevlendirilmek üzere, aşağıda belirtilen niteliklere sahip, yeni ölülerin başvuruları beklenmektedir:
- Analitik
- İnsan beyni yemeyi seven ve bu alanda uzmanlaşmak isteyen
- İletişim becerileri yüksek
- Görünüşüne özen gösteren, yeni ölmüş veya en azından çürümeye başlamamış
- Yoğun çalışma temposu ve esnek çalışma saatlerine uyum sağlayabilecek, kolu bacağı kolayca kopmayacak
özgeçmişinizi ik666@zombibank.com adresine ileterek başvurabilirsiniz.
Zombibankı tanıyalım:
50 yıllık bir geçmişe sahip olan zombibank bünyesinde çalışan yüzlerce zombi, ghoul, vampir ve iblisle hızla büyüyen bir bankadır. Yeni ölülere her zaman önem vermiş onları zombi ve ghoul olarak istihdam ederek beyin piyasasına dinamiklik kazandırmıştır. Genç zombilerin kariyer basamaklarını hızla çıkabilecekleri kendisi de aynı yollardan gelmiş yönetim kurulu başkanımız başiblis Namık Satanoğlu tarafından önemle vurgulanmaktadır. Kendine has çözümleriyle Zombibank yaşayanların beyinlerini emmek konusunda sektöründe öncü bir bankadır
0
yorum
|
çöp toplayanlar
çöp toplayanların arkadaki çuhaları hep aynıdır. iki tekerlekli, iki tutamaçtan çektikleri bej renkte boylarını aşan koca bir çuval. arkadan sadece o çektikleri dev şey gözükür. bir kaplumbağa gibi gelir arkadan bakınca. gece gündüz de bir kaplumbağa kararlılığında yolları teper, dolaşırar. haftada en azından bir kez görürüz onları. ben gündüz bişeylere yetişmeye çalışırken onlar sokaktan geçer, gece sarhoş eve dönerken bu sefer ben yavaş onlar işleri peşinde hızlıdırlar ama aslında yine aynı hızla ilerlerler, değişen benim algımdır. kimi zaman oturur bir başına sigarlarını tüttürürler. ne düşünür, ne söylemek isterler acaba. bazen ikisinin yolları aynı sokakta kesişir, laflaya laflaya adı konulmamış bir ortaklık kurararlar. ardından bir köşede yarım ekmeği mideye indirir, üstüne yine bir sigara yakarlar. iki hayat orda kesişirken karşıdan gelen ben ile üç oluruz. bir sokakta üç hayat kesişir birbirinin gözüne bakar. hayatın tüm o sıkıntıntısı ve yukardaki havanın ağır nemi ortaktır. üçe bölünür. kim kendini nerede görürse görsün, koca çuvallı insanlar, yorgun insanlar hangi sokağa girerlerse girsinler o sokak üçse dört dörtse beş olacaktır. bölünecektir yine herşey aynı ağır nemli havanın altında.
0
yorum
|
salyangoz ağıtı
3-4 gündür istanbulda neredeyse sürekli yağmur yağıyor. salyangozlarda suya doyan topraktan çıkıp kaldırımlarla ayak altında dolaşıyorlar. her kaldırım salyangoz dolu. insanlar ezip geçiyorlar çıt diye. son üç gündür her ölen salyangoz bir çığlık atsa hiç dinmezdi heralde sesleri. bazıları ölüyor bazılarının kabuğu kırılıp evsiz bir solucana dönüşüyorlar. bastığımız yerler dikkat etmeli kabuğu kırılanlara da ne bileyim prefabrik küçük kabukçuklar eklemeliyiz. bu yağmur ardından yine çok salyangoz göçtü bu dünyadan. bir çoğu evsiz, aç. biz kaldırımda yürürken onlar kendilerini maymunlar ceheneminde buluyorlar. dikkat etmek lazım.
0
yorum
|
lanetli evin hikayesi
o kadar merkezi ve bakımlı bir evi bu kadar ucuza nasıl kiralayabildiğini hiç düşünmemişti. başka bir şehirde öğrencilik hayatı yaşamanın büyüsü böyle küçük detaylar hakkında umursamaz yapmıştı onu. özgürdü, kafası rahattı ve evi okuluna çok yakın güzel işlek bir caddedeydi. okuluna yürüyerek gidiyor, akşamları canı sıkıldımıydı bir anda işlek caddede vitrin gezip, kitapçılarda kitap bakarken buluyordu kendini. camını açtığında mis gibi sonbahar havası ve güzel yemek kokuları doluyordu bu işlek caddenin güzel evine. kah köşedeki köftecinin yoğun köfte kokusu, kah apartman girişindeki pidecinin mis gibi kıymalısı ciğerlerine doluyordu. cam açıkken bu kokulardan kaçmak olanaksızdı. burnu bir kez o kokuları içine çekip beyine iletince üzerinde dumanı tüten yemek hayallerine dalıyordu. bir sipariş köşe köfteciye. akşam şöyle bir camdan dışarı bakarken başka bir koku. bu sefer alttaki pideciye. öbür öğlen sokağın dönercisinden sipariş veriyordu. zaten yemek yapmayı sevmiyordu. ama gün geçtikçe eve camdan, bacadan ve hatta apartman boşluğundan giren güzel yemek kokuları onu en çaresiz anlarında yakalıyor, midesinin isteklerini geri çeviremiyordu. bir catering firması gibi köşedeki köfteciyle, apartman girişindeki pideciyle, sokağının dönercisi ve büfesiyle anlaşma yapıp önceden ayarladığı bir çizelgeye göre haftanın öğünlerini onlara pay etmişti. fakat bu maddi açıdan onu çok zorluyordu. bu kokularla savaşamıyordu işte. daha çok çalışmalı, notlarını yükseltmeli burs üstüne burslar almalı, diğer tarafdan iyi notları ile ailesinin yanı sıra teyzesi amcası ve dayısından başarı primleri almalıydı. yemek siparişlerini ancak bu sayede karşılayavbilecekti. ev yemeğinin tadını unutmuş, kabızlıktan acılar içinde kıvranıyordu. ama mutfak penceresinden, balkonundan, küçük tuvaletinin küçük penceresinden kokular ısrarla girmeye devam ediyordu. sipariş verdikçe daha çok çalışıyor notlarını yükseltiyor, burslar ve güzel harçlıklar alıyordu. ders çalıştıkça yiyor, yedikçe daha çok ders çalışıyordu. günler, haftalar aylar geçti. kokular yemek siparişlerini kovalıyor, siparişleri karşılamak için daha çok ders çalışıyor, bir yandan kilo alıyor bir yandan kabızlık çekiyordu. bu kısır döngüyü kıramıyor, evden ayrılmak ise midesinin hakimiyetine giren beyni tarafından olasılık dahiline alınmıyordu. evet bu ev kesinlikle lanetliydi! yemek kokuları tarafından çevrelenmiş şeytani bir mekandı. 4 yıl zombi etmişti onu. mezun olduğu gün bir yandan okul birinciliğine sevinirken aldığı 30 kiloyu nasıl verceğini ve kabız illetinden nasıl kurtulacağıunı düşünüyordu.
0
yorum
|
komodo adasında yaşanır mı
komodo, endonezyaya bağlı bir ada. adanın en önemli özelliği dünyaca ünlü komodo ejderlerine ev sahipliği yapması. dünyanın en büyük kertenkele çeşidi olan komodo ejderinin salyası oldukça zehirli ve yiyecekleri arasında insan da var. çocuklara saldırıyor, yiyor. hal böyle iken komododaki evler hep yerden birkaç metre yüksekte:

bir insan evladı da çıkıp demez mi biz manyak mıyız hayatımızı böyle eziyetle geçiriyoruz, yürüyüp gidelim başka diyarlara diye. yıllardır ejder ha geldi ha gelecek de beni yiyecek diye yaşanır mı? aslında komodoya ilk yerleşen kabilenin, orda yerleşik hayata geçme kararı alan şefin ağzına sıçayim ben. 17000 tane ada var pasifikte. atla kanolara git ejdersiz adayı kapat orayı komodo yap di mi. bir belgeselde kasabada dolaşıyorlardı. 10 kişiden 3ü bacaksız, 2si kolsuzdu komodo ejderi saldırılarından dolayı. çocuğu oyuna göndersen aklın kalır, pikniğe gitsen ejder çıkabilir bin türlü dert. ejdere lafım yok tabi, tüm suç o ilk kabile şefinde.
0
yorum
|
geleneksel pide yeme yarışması 2010
yarışma günü gelip çatmış, antepli kardeşler pide salonu yarışma için yeni gelin gibi süslenmişti. içerisi tıklım tıklımdı. mis gibi pidelerin kokusu ortalığa yayılırken insanlar ayranlarını ve şalgamlarını içerek yarışma saatini bekliyorlardı. rakiplerimle göz temasından kaçınıyor, konsante olmaya çalışıyordum. önce kaşarlı pideden başlayacak ardından sucukluya geçecek kapanışı da en iyi olduğum kıymalı ile yapacaktım. içecek olarak bir bardak suyumu idareli kullanacaktım. antepli kardeşlerden büyük olanı yarışmayı başlatınca hepimiz hızlıca pidelere yumulmuştuk. ben yalnızca kendi önümle ilgileniyor, kendimi motive etmek için zihnimde başka yerlerin düşünü kuruyordum. koca bir pide tarlasında pide olarak açan çiçekli yollarda düşlüyordum kendimi. bir ara yanımdaki sandalyenin sesini duydum. cengiz suratı kıpkırmızı bir halde yarışmadan çekilmişti. ağzıma biraz su çaldım ne fazla ne az! bir süre sonra adını bilmediğim biri daha çekildi. berber bekir abi ile ikimiz kalmıştık. sucuklularda çok vakit ve güç kaybetmiş kolay lokma olarak gördüğüm kıymalılarda ise zorlanmıştım. berber bekir abi ise iri çenesi ile bana fark atmıştı bile.
evet belki şampiyon olamamıştım ama 3 sene ve 2 şampiyonlukla bir efsane olma yolunda ilerleyen bekir abiden öğreneceğim çok şey vardı. bu büyük tecrübe ile içim biraz buruk fakat ikinci olarak kazandığım 15 pide ödülü ile teselli olmuş, gelecek için umut vermiştim.
0
yorum
|
şu elimde görmüş olduğunuz
yazın kendisini hissettirmesiyle birlikte bir caddebostan sahil sezonunu daha açıyoruz. eksik olmasınlar unisefçi kardeşlerim mavi tişörtleriyle bizlere eşlik ediyorlar. bugün iki kere yoklandık. ne desek ''biraz önce konuştuk sizden bir arkadaşla'' yoksa ''ben zaten kayıtlıyım'' kalıbıyla mı geçiştirsek diye düşünür, derde girerim. bir ara gördüm ki onlar da oturmuşlar ekip olarak çimlere. fırsat bu dedim, yılların öcünü almaya karar verdim, yanlarına yanaştım. bu sefer onlar çember halinde oturuyorlar ben ayaktaydım:
- en iyi cilet budur!
- ????
- dünyanın bütün meşhurları bununla tıraş oluyor. ingiltere kralı, rahmetli başkan kenedi, taçsız kral pele, bakenbauer, kaleci mıyer, nadya komanaçi, biricik bardo, fenerbahçeli cemil! hepsi şöhretlerini bu bıçağa borçludurlar!
sözlerimi bitirince baktım unisefli bir kardeşimin saçı sakalın karışmış. denemesi bedava diye adamın sakalını köpürtmeye başladım. o anda ekibin alışık olduğumuz güler yüzü gitti, küfürlere hakaretler maruz kaldım.
0
yorum
|
canım kardeşim
bu yetmez gibi yine bizim mahallenin 2 bisikletli çocuğu yanında koşan, onlardan 2-3 yaş küçük kopili gördüm aynı gün. diğerleri umursamadan yokuş aşağı olsun hızla gidiyorlar o küçük bisikletsizlikten midir onlardan geri kalmamak için koşuşturuyor. ona da bir bisiklet alcam, mahalleye adaleti getirecem artık. geceleri rahat uyumak istiyorum.
0
yorum
|
istanbulun kurtuluşu tatil mi?
0
yorum
|
kanadını kesen melek olur mu
0
yorum
|
aydınlı imparatorluğu
0
yorum
|
ben stiller ve adam sandler aymazlığı
0
yorum
|
çizgi film bizim işimiz
william hanna joseph barbera
aslında onlara vefa borcumuz var. william ve joseph abiler hiç düşünmesek de bugün sahip olduğumuz hayalgücümüzün mimarları. televizyonun saflığını kaybetmeden önceki son dönemlerinde onların çizgi filmleriyle iyi-kötüyü, hile yapanın, yalan söyleyenin işin sonunda herzaman haksız çıkacağını (laff-a-lympics bunun üzerine kuruluydu) öğrendik. yaptıkları işin güzelliğinden olsa gerek william abi 90 joseph abi 95 yıl yaşamıştır.
0
yorum
|
şanssızlık
0
yorum
|
körling
0
yorum
|
videodrome
''Yakında, hepimizin özel adları olacak, katot ısın tübü çınlaması olsun diye tasarlanan adlar.'' der Profesör O'blivion. 1983 yapımı videodrome şaşırtıcı bir biçimde günümüze göndermeler yapar. işin seks, şiddet ve işkence kısmını geçip videodrome'un dokunduğu başka bir konuya değineceğim: teknoloji. insanların sınırlarının genişlemesi, sürekli doyma çabaları ve bununla birlikte gelişip semiren teknoloji. artık teknolojiye bağımlılık ve doyumsuzluk öyle noktalara gelmiştir ki sanal gerçeklik videodrome ile herşeyin yerini almaya başlamıştır. halüsinasyonlar gittikçe gerçek olur. öyle ki videodrome yayına maruz kalanların beyninde tümör oluşmaya başlar. fakat bu gerçekten bir beyin tümörü müdür yoksa evrimleşen zihinlerimize teknolojinin katkısı yeni bir beyin parçası mı? son 50 yıldır teknoloji kullanımı muazzam şekilde artarken, O'blivion'un söylediği gibi herkesin özel adları (nickleri) kendi kişiliklerinin önüne geçmeye başladı. bir mmorpg oyuncusu 24 saatinin 13 saatini o dünyada geçiriyor ise gerçekten kimdir o? cronenberg'in videodrome'da siber-insanı yaratması çok tutarlı bir öngörüdür. vücudunda fiziksel deformasyonlar olan max renn çok önceleri bu değişimi beyninde yaşamıştır. tıpkı dış dünyadan çok kendi videodromumuza girmeye çalışan biz teknolojiye tapanlar gibi.ceonenberg'in videodrome'u içinde matrix, surrogates ve hatta dark city yakalanabilir, üzerine düşündürür;
Long live the new flesh!
0
yorum
|
bardak altlığını reddediyorum
bardak altlığı. bardağınızın altına doğru biriken su ve nem zeminde iz bırakmasın diye yapılmış bir şey. oysa ki amacından tamamiyle sapık, ''kapitalizme hizmet eden araya sokulmuş bir reklam'' dır bardak altlığı. bir ikinci olayı ise ev ziyaretinde küçük çocuklara verilmesidir. eskiden daha çok giderdik büyük teyzelere. yani annemlerin teyzesine. orda olmazsa olmazdı bardak altlığı. içtiğimiz kolanın, meyva suyunun altında olurlardı hep. daha doğrusu bizim büyük teyzeler normal zamanlarda bardak altlığı kullanıyor değillerdi, bayram ve seyranlarda aile toplaşmasının olduğu günlerde bardak altlığı üzerine hiç düşünülmeden biz küçüklerin önüne sunulurdu sadece. hala gözümün önünde kırmızı olanın üstünde ''marlboro adventure team'96'' mavi olanında ise eski tarzıyla ''camel'' amblemi vardı. marlboro ve camel o dönemler bardak altlığı olayını önemsiyor ve bütçelerinden buraya reklam payı ayırıyorlardı. oysa ki hitap etmesi gereken kitle yerine bu bardak altlıklarının çoğu bayramda ev toplaşmalarında biz küçüklerin önünde kalıyor ve bizde bi bok anlamıyorduk. bardak altlıkları gerçekten hiç bir işe yaramıyor, yıllardır kendi odamın bilgisayarı taşıyan masasında leşçesine yer içerim bir kere bardak izi görmedim. oluşsa bile ıslak bir süngerle geçer gider. nedir bu yaşlıların bardak altlığı takıntısı anlayamıyorum, eskiden büyük teyzede meyve suyumun altına koyduğum marlboro adventure team'96 bardak altlığı ile yeniden karşılaştım. bu sefer bira içiyordum tekrar altımdaydı. 14 yıl olmuş be. yıllar geçecek biz ölecez o bardak altlığı hizmetine devam edecek galiba.
0
yorum
|
the curious case of kemalettin
kemalettin 20li yaşlarının başında orta zekalı ve iyi niyetli bir adamdı. üniversiteyi kazanan arkadaşlarının öğrenci evine davet edilmiş, biraz düşündükten sonra zaten hiç bişey yapmadığından oraya gitmeye karar vermişti. liseden sonra üniversite sınavlarında sıkıntılar çekmiş açıkta kalmıştı. evden öss'ye hazırlanma gazıyla bazı test kitapları almış fakat taktiksel olarak hızlı koşmuş çabuk yorulmuştu. bir iki ay sonra kendini evde 6 gündür giydiği kokuşmuş tişörtü, yağlı saçları ve tek ayağı çoraplı tek ayağı çıplak hali ile bilgisayar başında sabahlamalarda bulmuştu. işte tam o an eskişehire gitmenin kendisine iyi geleceğini, hem de arkadaşının öğrenci evi ile yepyeni kızlara bile ulaşabileceğini düşünmüş keyiflenmişti.
yolculuk günü yeni pantolonunu altına çekmiş, montunu giymiş ve çantasını tek eli ile sırtı üzerinde tutarken kendini indiyana cons gibi hissetmişti.
2
yolculuğu bitip gara varınca arkadaşları onu karşılamışlar, şen kahkahalar ve espriler ile eve doğru yol almışlardı. bu mutluluk tablosunun gittikçe bozulacağını, kemalettin'in içinden çıkılmaz bedbaht durumlara düşeceğini kimse öngöremezdi. her şey ilk karşılaşma konuşmalarının kesildiği o ilk sessizlik anı başladı. kemalettin'in her adımında sanki uzaklardan gelen bir ses, gittikçe artan. dikkat ettikçe artan bir ses dikkatini çekti. klasik bir yanlışa düştüğünü anlamıştı kemalettin. anlamıştı fakat kendine yediremiyordu. nasıl bu kadar dikkatsiz olabilirdi. yeni aldığı pantolonu hiç denemeden ilk defa giymişti ve şimdi yürüdükçe pantolonundan gelen hışırdama sesine mahkumdu. üstelik montuda hışırdayan cistendi ama sesi rahatsız edici olmamıştı hiç. oysaki şimdi pantalonun sesi sanki montuda tetiklemiş, birbirlerinden güç alırcasına kemalettini hışırtı sesleri ile bitirme oyununa ortaklaşa başlamışlardı.
hırt-kırt-şırt-hırtküe sesleri ile adımlarını atıyordu kemalettin. acaba arkadaşları bu durumunu anlamışlar mıydı yoksa o çok dikkat ettiği için mi böyle duyuyordu hışırtıları. aylardan kıştı ve iç anadolunun o göt kesen soğunu iliklerine kadar hissediyordu. hep beraber adımlarını hızlandırdılar ve 15 dakikalık yürüyüşün ardından eve vardılar. eve girice montundan ve pantolonundan dolayısıyla hışırdamasından kurtulduğu için kemalettinin keyfi yerine geldi. fakat dakikalar geçmesine rağmen kimse montunu çıkarmamıştı. tam da bunu düşünürken arkadaşı selim kemalettinin duymak isteyeceği son şeyi söyledi:
-''kemo sende üstünü çıkarmasaydın, şansına 2 gündür doğalgazımız kesik, öğrencilik işte. bi katalitik var ama o kendini anca ısıtıyo, 2 gündür montlayız''
o akşam ev tıka basa dolu olacak, içkiler içilecek ve yeni kızlarla tanışacaktı kemalettin. hışırdayacağına soğuktan donardı daha iyi! ayrıldıktan sonra hışırdayan adam olarak akıllarda kalmak istemiyordu. hemen arkadaşlarından pantolon ve mont ödünç istedi. oysa ki çıta gibi olan delikanlılara nazaran kemalettin aylardır evde götü göbeği salmış onların iki katı olmuştu. karnını içeri çekti, ıkındı sıkındı fakat kimsenin pantolonunun ve montunun içine giremedi. ama yine de yanında getirdiği pijamalık şortu ve tişörtüyle dayanacağını düşünüyordu.
3
eski dostlar bir araya gelmiş, biralar açılmış eğlenilmişti. bir yandan akşam çökmeye başlamıştı. kemalettin artık geceyi şort ve tişört ile kurtaracağından emindi, birasını yudumlarken yeni tanışacağı başka şehrin kızlarının heyecanını yaşıyordu. evin kapısı çalındı, birkaç dakika sonra bir kez daha ve gittikçe kalabalıklaşmaya başlanmıştı. kemalettin yeni insanlarla tanıştırıldı ama bu sefer de kendini rahat hissetmemeye başladı. herkes pantolonu, montu atkısı ile dururken o evin küçük kardeşi gibi şortlarla, tişörtlerle geziyodu. bu hali yeni tanışacağı kızlara karşı maça 1-0 yenik başlamak olacaktı. zaten kaba etleri ve kolları bir mermer kadar soğumuştu. ''kendime eziyet etmenin anlamı yok hem yepisyeni pantolon o'' dedi ve tekrar hışırtılı elbiselerine büründü kemalettin. cızırt-hışırt diye ortada dolanmaya başladı. sigarası bitmişti, hem yakınlardaki bakkala sigara almak için hem de kıyafetlerinin hışırtısını yalnız başına test etmek için bakkala yollandı. sessiz sokakta sanki apartman duvarlarını inletiyordu hışırtıları cızırtıları. öyle ki sanki artık ayakkabısından bile ses geliyordu. kemalettinin kafasının içinde cızırt-hışırt-hmps sesleri peydah olurken çıldıracak gibi oluyordu. bakkaldan içeri girdi ve elini cüzdanına attı. çıkan cızırtılara içerdeki üç kişi de baktı. o bakışları yakalayınca artık olağanüstü bir hali olduğuna kanaat getirdi kemalettin. bozuk moral -cızırt- ile -hışır- tekrar -hış- eve -ssşiıh- döndü.
4
hep sabit durursa hışırdamıyordu fakat vahe kılıçarslan gibi durmak epey zordu hemde yeni tanışılan başka şehrin kızları ile konuşurken. en basiti içkisini yudumlamak için yaptığı hamlede sviss ve hışırt ediyor, insanlar gayri ihtiyari bir bakış atıyorlardı kemalettine. canı öylesine sıkılmıştı ki bi ara üstündekileri parçalayıp ordan kaçmak, evine doğru çıplak koşmak istedi kemalettin. alkolün de etkisiyle artık canına tak etti ve üstünü değiştirip, şortla tişörtle devam etti geceye. artık hışırdamalar yoktu ve tüm ilgisini yeni tanıştığı başka şehrin kızlarına verebilrdi. o değişiklikten sonra rahatladı. konuştu, içti, konuştu, içti ve sonrasında sızdı.
5
sabah uyandığında boğazı ağrıyor, başı dönüyor ve burnu akıyordu. önce nerede olduğunu anlamadı daha sonra hapşırdı. önceki gece hışırtılardan kurtulmak için montsuz ve pantolonsuz dolaşmış, buz gibi evde soğuk yiyip şifayı kapmıştı. gözlerini bile tam açamıyordu. tam 3 gün yattı. ev soğuk olduğundan bir yandan iyileşemiyordu da. üçüncü günün akşamı artık bundan daha hasta olamayacağını düşünerek hastalığını evde geçirmeye karar verdi. pantolonunu giydi, üstüne de montunu. geldiği otogara yine aynı yolda yürürken ayakabılarından -grupt- pantolonundan -hışırt- ve montundan da -sviss- senfonisi devam ediyordu.
0
yorum
|
fantastik sexşop ürünleri
İkinci ürün ise fantazisini ''zenci olsun balık eti olsun, jartiyeri olsun'' üzerine kurmuş olanlar için. herhangi bir frp oyununda rahatça tank olarak görev alabilir. kolları bir garip yapılmış.
bu modelin suratı nasıl tasarlanmış, nasıl karar kılınmış anlamak mümkün değil. diğerlerinin suratı direk fotoğraf gibi basılırken yandakine keçeli kalem ile şekil verilmiş gibi, daha da ötesi korkutucu.
sıra geldi şişme adamlara. bakınız 2-124 modeli ne kadar bizden, anadolu kokuyor. bıyığı, saç traşı ve göğüs kılları ile tam bir maço.
en tehlikeli ürün ile karşı karşıyayız. erkeklerin sevişmesi için tasarlanmış erkek şişme bebek. mahalle bakkalı, berberi ile sevişmek isteyenlerin seçimi. bu model de baya bi korkutucu gulyabani gibi.
son olarak mangacıları da unutmamışlar. şişme manga karakteri de gayet satılıyor sitelerde.
belki iş yerinde çalışma arkadaşınız, belki de yan komşunuz bir 2-124 sahibi. eğer kasıtlı bir yönlendirme yoksa bu ürünlerin hepsi de çoksatılanlar listesinde. ben sen ahmet mehmet almıyorsa kim alıyor bunları?
0
yorum
|
lihtenştayn, lüksemburg ve faroe adalarına yapılan haksızlık hakkında
http://www.flf.lu/
lihtenştayn'da ise ülke nüfusunun %45'i (15.510 kişi) en az bir spor derneğine üyeymiş. her 198 lihtenştaynlıdan biri bir spor derneği başkanıymış.
ama faroe adaları çok boktan lan onu savunmicam hiç (http://www.football.fo/en/) zaten futbol kasmalarına gerek yok, curling olur buz hokeyi olur daha önleri açık o konuda.
0
yorum
|
kral ajax
ajax takımının amblemi diğer takımlardan oldukça farklı. uzun zamandır kim bu adam kim adam diye düşünür dururum. o adam yunana mitolojisinden salamis kralı ajax'mış. bir dönem soldaki kullanılmış, ama çok karışık diye sağdakine geçilmiş. soldaki bir amblemden çok paraya benziyor. sağdaki yeni versiyonda ise kral ajaxın suratı 11 çizgiden oluşmuş ki bu 11 çizgi ajaxın ilk 11'ini temsil ediyormuş. güzel hareketler tabi bunlar. bizim memlekette böyle birşey yapılsa adamı itin götüne sokarlar heralde. gavur kralını logo yapan kulüp binası taşlanır, ateşe verilebilir rakip taraftarlar tarafından.
0
yorum
|
yadigar, ünal, aydın ağabeyler
yadigar abinin oynadığı film sayısı 100ü geçmiştir. ev kirasını ödeyemediği için evinden çıkarılmış, geceyi geçirmek için taksim parkına gitmiş, bir bankın üzerinde donarak ölmüştür. aslında öldürülmüştür. hem de bu olay uzak bir tarihte değil 1992de olmuştur. yani götü osuruklu recep eğlencelerinin, mehmet ali sapkın-garip-komedisinin, vatan sevgisinin garip bir şekilde enjekte edildiği 3. sınıf komedi filmlerinin, çılgın dersanelerin, desterelerin, bir garip yozlaşmış, uzaklaşmış yeni sinema olmayan sinemanın yalnızca 10-15 yıl uzağında olmuştur. terazinin bu denli bozuk olması şaşırtıcı değil aslında. 1990 öncesi komedi filmeri halkın dertlerini yansıtır, protest bir tavır takınırdı: 1950'lerden itibaren yaşanan köyden kente göç çoğu filmde incelendi. kırsalın şehre yabancılaşması inceden inceye güldüre güldüre verildi. köy ağalarına şehir kabadayılarına karşı sonunda kazanan hep sıradan vatandaş oldu. küçük esnafın hayatı yansıtıldı, sokağımızda olan biten ''gerçek''ler anlatıldı. çöpçülerin kral olabileceğini kimse bilmezdi. ardından 80'lere gelindi. bu sefer köşe dönmecisi, deli bürokrasisi, kodaman devlet büyükleri, zamlar eleştirildi. halk delirdi çıplak vatandaş oldu sokaklarda koşturdu, kirasını ödeyemedi parklara çadırlar kurdu. 1985 yılında kdv geldi, ardından kdv şaban.
bu eleştirisel bakış her şeyin garipleştiği 2000'lerde yerini tam ters olarak temelden bozuk, kalitesiz, zenginlik özentisi ne şiş yansın ne kebap durumuna soktu. önceki dönem gibi artık kazanan sıradan vatandaş değildi, bu kesindi. yukarda sayılan tüm bizliğe karşı bu sefer komedi filmleri görmediklerimizin hayatını taşıdı. lüksün içinde osuran adamlara güldürdü, milliyetçilik ve dinciliği de işin içine sokup bir model yarattı. bu model ile lise öğrencileriyle doldurduğu sinema salonlarında kendi propagandasını yaptı, yapıyor. yadigar abi ev kirasını ödeyemeyip evinden olurken aynı topraklardan çıkan başka biri ucuz kelime esprileriyle, osuruklarıyla 100 tane ev alacak kadar kazanıyor. bu da sanat, sinema oluyor.
insanların içi acıyor mu bilmiyorum ama yadigar ejder, aydın babaoğlu, sami hazinses gibi çoğu emektarın ya sokağa ya huzurevine atılan hayatlarının onda biri kadar çabalamadan onların tahtına çıkan bu götü boklu, ağzı tükürüklü yeni sinema ağalarını görünce olmuyor işte diyorum. olmuyor, bu ülkede diğer birçok şey olmadığı gibi sinemanın büyüsü de osuruklar, kusmuklar altında boğuluyor.
0
yorum
|
son duyumlara göre emekliliğin tadını çıkaran süper kahramanlardan flash gordon bayraklı mahallesi muhtar adayı olacakmış. küçüklüğünden beri hep muhtar olmak istediğini söyleyen gordon sözlerini ''sonunda içimde kalan bu aşkı sevgili bayraklı ahalisinin desteği ile yaşayacağıma ve onlara layık olacağıma inanıyorum'' diye bitirdi.kaptan amerika ise milliyetçi hareketin yükselen değeri olacağını vurgulamış. milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde tek bayrak-tek tayt formülü ile yola çıkan kaptan amerika oldukça iddalı.
0
yorum
|
bbg st. petersburg
-ilk gün yarışmacılar büyük bir heyecan içinde avludan bbg evine doğru birer birer alınıyorlardı. İçeri ilk olarak 4. dereceden devlet memuru piyotr nicic girmişti. yassı ve küçük bir burnu olan, yer yer kırlaşmış saçlarını ve ağlamaklı ifadesini gören bu adam çok acı çekmiş derdi. oysa ki piyotr nicic eğlencesine düşkün, son derece savurgan bir adamdı. haftasonları dairedeki arkadaşlarıyla partiler verir, kırmızı şarabı çok severdi. maddi durumu ne çok iyi ne de çok kötüydü, şarap kadehi dolduğu sürece onun için her şey güzeldi.
-piyotr nicic'in ardından eve çiçiforko girmişti. çiçiforko yoksul bir ailenin en küçük oğluydu. diğer iki abisi gibi erken yaşta çalışmaya başlamış fakat sonraları şansı yaver gitmiş, biriktirdiği parasıyla üniversiteye girebilmişti. üniversitede fransız eserleri çevirerek para kazanmaya çalışan bu genç adam şaşılacak derece atletik ve girişkendi. tuttuğunu koparırdı.
-iki adamın ardından avluda beliren aksinya potic alımlı bir kırmızı elbise giymişti. 40 yaşını deviren bu dilberi gören en fazla 30 derdi. hayattan zevk almasını bilen, eğlenceye düşkün bir kadındı. katıldığı partilerde erkeklerin bakışları hep üzerinde olurdu aksinya potic'in. onlarla bir yavru kedi gibi oynar, en ummadıkları zamanda ortada bırakırdı. bu kadının ruhuna şeytan eli değmişti.
-ardından eve yarışmanın ilk yabancısı alman aristokrat ve maceraseverliği ile tanınan baron şöhlenberg girmişti. ladoga gölünün kıyısında on yıl önce aldığı çiftliği ile ihtiyarlık zamanları çok ilgilenir, yılın 6 ayını çok sevdiği çiftliğinde geçirirdi baron. yarışmaya katılma kararı üzerine kibirli karısı baygınlıklar geçirmiş, ne yaptıysa maceraperest baronu caydıramamıştı.
-baronun ardından eve giren alyoşa bir açşı yamağı idi. henüz 20li yaşlarında olan alyoşa'nın suratına bakan saf, meleklere özgü bir masumluk bulurdu. incecik sesi, çıtkırıldım halleri ile insan ona hem acır hem de severdi. büyük bir konakta 2 göbektir aşçılık yapan ailesinin yanında huzurlu ve gösterişsiz bir hayat süren genç kadın yarışmaya katılıp hayatının aşkını bulacağını düşünüyordu.
-içeri son olarak yakışıklı bir fransız olan de griers girdi. yılın birkaç ayı rusyada, birkaç ay almanyada veya italya'da olan çapkın ve hovarda de griers hayatı yaşamasını bilenlerdendi. kumar tutkusu ve dillere destan şansı onu avrupada ünlendirmişti bile diyebiliriz. uzun saçları, sivri çenesi ve keskin bakışlarıyla zengin soylu ailelerin kızlarını kendine aşık edip kumar oynamak bu adamın elinden gelen en iyi şeydi.
-herkesin eve girmesiyle piyotr nicic, baron şöhlenberg ve aksinya potic kahyalarının yarışmada yanlarında olamamasından dolayı büyük sıkıntı çektiler. yemek sırası kendilerine gelince mızmızlandılar fakat büyük ödül için yarışmaya devam etmeleri gerekiyordu. diğerleri için zaten değişen birşey yoktu aksine çiçiforko sefil evinden bu sıcacık prodüksiyon evine gelidği için mutluydu. üstelik gün geçtikçe halk desteğini de arkasına alıyordu.
evde kavgalar da olmuyor değildi, de griers'in vurdumduymazlığı piyotr nocic'i sinirlendiriyor, arkasından olur olmaz konuşup ''ne olacak kendini beğenmiş klasik bir fransız'' diyordu onun için. de griers ise oralı olmuyor bakışlarını aksinya poticin üstünden alamıyordu.
-bir sabah aksinya poticin kendi yemek sırası için hazırladığı tatlı alabalık yanınca kokusu neredeyse 10 verste yayılmış bunu duyan alyoşa aşçılık meziyetlerini göstererek aksinya potice yardım etmişti. bunu gururuna yediremeyen aksinya ise ''ne olacak, yalnızca yemek yapmaktan anlayan bayağı bir köylü'' diye alyoşanın kalbini kırmış, alyoşa bunun üzerine oylarını yükseltmişti.
-hep beraber yedikleri tatlı alabalık, dağ çileği ve meşe şarabının ardından piposunu yakan piyotr nicic, çiçiforko ile poker hakkında konuşuyor, de griers aksinya potic'i övgülere boğuyordu. baron şöhlenberg ise ilk görüşte kanının kaynadığı güzel alyoşaya piyano başında ders veriyordu.
-tüm bu güzel manzara rus general ludovksi'nin kaybolan çarlık otoritesini yeniden sağlamak içün yönetime le koymasıyla bir anda kesilmiş, bbg petersburg yayından kaldırılmıştı.
0
yorum
|
futbolcuyum bug'ı
0
yorum
|
sinebeşe çok kırgınım
0
yorum
|
b planına geçiyoruz
* e-bay'de satılan 18 megatonluk nükleer başlık olabilir:
0
yorum
|
2015
0
yorum
|
ahbap
0
yorum
|
paralel evrenler
ne dediler ?
''bu blogda yazılan tüm yazılar gerçeklerden uzak, temelsiz, salakça, umutsuz ve tutarsızdır. hepsi sarhoşken anımsanmayan şeyler ailesine üyedir. ciddiye almamak gerekir böyle salakça bişeyi''
-Samuel L. Jackson
''kırk yıllık penelop kuruzum, ömrü hayatımda böyle sıçık blog görmedim''
-Penelop Kuruz
''benim için tamamen yeni ve harika bir deneyim oldu''
-Ruud van Nistelrooy
''musikide herkes ikiyüzlü''
-yılmaz morgüel
''sabahtan beri yine faiziydi istihdamıydı düşündüm durdum lakin cilabirasının yeri ayrıdır bende.''
-john maynard keynes
''cıvık müdürüm afedersin.''
-abbas
''insanlar hür olmak için, bilgi değil de para sahibi olmak zorunda kalıyorlar. İnsanlık, mecburi çalışma köleliğinden, ancak açgözlülük denen şeyi ortadan kaldırdıktan sonra kurtulacak.''
-nikola ivanoviç





























