vynalez zkásky


1958 çekoslovakya yapımı bir steampunk vynalez zkásky. uluslararası ismi ''A Deadly Invention''. filmin her karesinde başka bir dünyada olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. kocaman dişlileri ve çarklarıyla etrafı sarmış makinalar, her yer buhar ve gerçeküstü yapılar. jules verne tarzı var herşeyde. çekoslovakyadan bu tür orjinal işler çıkıyor. vynalez zkásky den 15 sene sonra gelecek olan ''divoká planeta'' buna örnek olabilecek nitelikte bir film.


steampunkın sinemadaki ilk örneklerinden. film endüstrisinin o zamanki şartlarına bakıldığında bugün bile filmde bir açık, bütünlüğü bozacak bir terslik yakalayamıyorsunuz Biraz rüya, biraz animasyon gibi hissettiriyor.

filmin konusuna gelince, adamlarıyla birlikte korsanlık yapan ve ticaret gemilerine saldırıp ganimetlerini toplayan kont artigas, bir yanardağın içine gizlediği üssünde dünyayı ele geçirme planları yapmaktadır. o sıralarda çok gizli bir deney üzerinde çalışan profesör roch ve yardımcısı simon hartı kaçırarak gizli adasında profesörü kendi planları için kullanır..





etrafta işlerin yolunda gitmesinin yegane göstergesi sabahları parka yürüyüş yapmaya giden ve aynı eşofman takımını giyen yaşlı çiftlerin miktarındaki istikrardır. binlerce yaşlı amca ve teyze karı-koca zamanında beraber aldıkları tıpatıp aynı eşofmanlarını gurula giyerler ve yürüyüşlerine çıkarlar. sabah bu tabloyla üstüme bir rahatlık çöker. çünkü onlar ki bu ülkede televizyon ve gündemin sıkı takipçileri, uslanmaz dedikodu avcılarıdır. bir sabah uyanır da aynı eşofmanlı yürüyüşe çıkan yaşlı çiftlere rastlayamazsam anlarım ki bir felaketin eşiğindeyiz. ya savaş çıkacak amcalar teyzeler bunun kokusunu aldılar ekmek makarne depolıyorlar veya afet yaklaşıyor deprem sel geliyor, o gün herhangi bir olağanüstü gelişme oldu. genellikle 80lerin cüretkar desenli fosforlu renklerini tercih eden aynı eşofman sahibi yaşlı çiftler bir nevi sigorta görevi görmektedirler.


mega hafıza 5000

küçükken en sevdiğim televizyon programı mega hafıza 2000 setinin reklamlarıydı. bu arada 2000ini ben ekliyorum bazen 3000 bazen 5000 yapıyorum çünkü tek başına mega hafıza kuru kalıyor. eski reklamları baya uzundu, insanlar çıkar mega hafızanın gücünü gösterirlerdi. kimi zaman benim yaşlarımda bir çocuk çıkar her kelimeye bir numara verip çocuğa bir kere söylerler sonra o çocuk bunları hafızasına kaydederek bir dahaki sefere 30 kadar numarayı sorduklarına 26 ördek, 13 basketbol filan derdi, bilirdi hepsini. kendi kendime yaptığım testlerden sonra en fazla üstüne düşündüğüm 2-3 numara ezberimde kalınca moralim öyle bozulurduki birdahaki reklamda o çocuğa kinle karışık özenirdim. fotografik yöntem diyorlar buna. o zamanlardan biraz kapmıştım bu işi. sonradan bozuldu ve geldiği nokta ezberlencek maddelerin baş harflerini sıralayıp FISTIKÇIŞAHAP gibi az mantıklı bir kelimeye döndürmeye geldi. üniversite dönemimde sınava dakikalar kala bir köşede FİÇFORKE veya MAAKLER gibi sınava gireceğim anda kağıdın köşesine yazdığım kısaltmalar çok işimi gördü. baş harften çağırışım çok işe yarar bi yöntem ama bunu mega hafıza 4000in içine sokarsak terbiyesizlik olur tabi, benim yöntemim ucuz, kolpa ve kısa vadeli fakat baya da başarılıydı.



zeitgeist üzerinden rant

internet üzerinde çok dönen, çokta beğeni toplayan zeitgeist: the movie nin yani ilk filmin ablemini taşıyan o dünya şeklini bir kitapçıda bir kitabın üstünde gördüğümde şaşırdım. yaklaştım elime aldım, adı da zeitgeist di kitabın. emin olmuştum bu bizim indirdiğimiz tekrar tekrar izlediğimiz ve sağa sola dağıttığımız zeitgeistti. fakat neden böyle bi kitap vardı ? anlatılmak istenilenler zaten görsel olarak çok güzel şekilde anlatılmıştı. önce belgesel üzerine fikirlerin, yeni düşüncelerin veya eleştirilerin olduğu bir kitap sandım. öyle ya böyle bir kitap yazılıp satılabilirdi. fakat sayfaları çevirince anladım ki birebir olarak belgeselin metnini türkçe çevirisi vardı içinde. önsöz dışında başka hiç birşey katmıyordu zeitgeiste. üstelik kitap içindeki tüm resimler belgeselden capture edilmişti, yani birebir olarak film kareleri basılmıştı kitap sayfalarına. sona geldiğimde fiyatının da 16 lira olduğunu gördüm. çok üzücü bir şey bu. zeitgeist gibi orjinal ve üstelik yapımcılarının para kaygısı üretmeden downloada açık bir şekilde yaymaya çalıştıkları belgeselin görselleri ve metni ile kitap basılmakla kalmamış birde bunu faiş fiyattan sürmüşler piyasaya. yahu buna el atmayaydınız. zeitgeist i ilk defa bu kitapla öğrenenler okuduktan sonra kesin belgeseli indirecek ve izleyecekler. fakat izledikleri ellerindeki yazılar ve resimlerin haraketlisi olacak. afedersiniz de adam sevicilik derim buna. üzücü...


anket kaosu


ağustos ayı ile beraber sokaklardaki anketörler ve bilimum yardım ve çevre örgütlerinin elemanlarında büyük oranda artış gerçekleşti. kadıköydeki beşiktaş iskelesinin civarında herkes yanında bir anketörle bişeyler dolduruyordu. öyle ki sokaktaki insanların yarısı anket yapmak isterken yarısı da onlardan kaçmak istiyordu. artık anketör/sokaktaki halk oranı %50 olmuştu. ve giderek çoğalıyorlardı. bir gün önce kaçabildiğimiz köşeler ve binalara yakın sokak kuytuları bir sonraki gün planlı ve sistemli bir şekilde zaptediliyor, anket doldurmadan greenpiisçi olmadan kurtulamıyorduk. sayısal güçlerinin sonucu onlarla konuşmadan kaçmaya çalışırsak bizi paylıyorlardı! yanıma gelen kız bi dergi iliştirmeye çalıştı elime koluma doğru. ''bişey satın almak istemiyorum saolun'' dedim. ''parasız vericem al'' diye karşılık verdi. ''olsun yinede istemiyorum'' dedim. ''of aman be git'' diye kızdı bana. bu arada kadıköyde ''90ların boyacı çocuk terörünü'' yakından yaşayan biri olduğum için sokaktaki yabancıların hakaret ve hatta üzerimde fiziksel güç kullanımlarına alışkınım. o günlerin getirisi bugün bende çelik gibi sinirler oldu. hiç bozulmadım kızcağız öyle diyince. kapkara saçlarıyla bütün gün sokaklarda, ayakta güneşi depoladığı için daha fazla sinirlenirse kendisinin bile kontrol edemeyeceği bir gücün ortaya çıkabileceği ihtimali ile korkup hızlandım arkama bakmadan.bir günü daha atlatmıştım.

tarih ötesinden komşumuz, franz liszt

19. yy'ın en büyük bestecilerinden franz liszt bundan tam 123 sene önce 31 temmuz 1886'da öldü. ölmeden 39 yıl önce yine böyle sıcak bir istanbul yazında bizim yürüdüğümüz sokaklarda yürüdü, galata kulesine baktı hayranlıkla belki, aynı denizde martıları izledi. 18 haziran 1847'de ise sultan abdülmecite dolmabahçe sarayında bir konser verdi. en güzeli de yaklaşık 5 hafta boyunca beyoğlunda bugünkü nuri ziya sokakta 19 numaralı evde kalmasıydı. böylelikle bir şekilde komşumuz oluyordu, geçtiği sokaklardan geçme şansımız, bazı noktalardan gördüklerini görme fırsatımız oluyordu. bende onun ölüm yıldönümü olduğu için evini ziyaret edip onu anmak istedim bugün. fakat çok yanlış bir gün seçmişim. 3g denen bişey getirilmiş türkiyeye, istiklal caddesi onu kutluyor. her köşe başında bir stand, rahatsızlık verici derecede açılmış müzikler, kalabalık, kaos. fakat çoğunluk 3g ye çok uzak, görüntülü konuşmayı bırakalım hepimizin kontorü 10un altında bahse girerim o anda. benim bedava mesaj hakkım olduğu için bir ay kendime güvenim var ve 3g filan tanımıyorum tabi. sağdan soldan ''en büyük türksel'' sesleri, tezahüratlar nedendir anlamış da değilim. bazı koca göbekli adamlar kendilerini daha da zenginleştirecek yeni bir teknoloji getirirken, tüm halk bunu bayram gibi kutluyor. konumuza dönersek bugün kulağımda lisztin melodileri, yaşadığı evin karşısındaydım. kafamı kaldrıdım onunla aynı gökyüzüne baktım 123 yıl sonra, belki durduğum noktayı 123 yıl önce lisztin varoluşu dolduruyordu. herşeye rağmen neslimizin güzelliğini düşündüm biraz. sonra istiklalden galataya doğru mutlu bir yol tutturdum, 3g kutlaması sesleri arkamda kalmış, kulağımda lisztin tınılarıyla süzülmüştüm.


çingeneler zamanı

emir kustirica'nın çingeneler zamanı her yıl tekrardan izlenilir filmlerimden birisidir. filmin karışık ve yoğun ortamından, tarzından dolayı yaz aylarının filmi olarak seçmişimdir. fakat son 3 yazdır filmin başrol oyuncularından ''perhan'' yani davor dujmovic'in 1999 da intihar etmesini öğrendiğimden beri filme bakışım değişti. perhan yani davor güldüğünde gülüyor, ağladığıdna ağlıyorum. bazen güldüğünde de ağlıyorum. davor dujmovic girdiği depresyon sonucu 1999 da intihar etmeyi seçti. bizde hayatı yaşamaya devam ediyoruz. ben filmi ilk izlediğimde ondan küçüktüm. o 19 yaşındaydı film esnasında. zaman geçti, onun filmdeki yaşını geçtim, büyüdüm. artık filmdeki hali bana küçük görünüyor. her izleyişmde daha da küçülüyor. öyle bir zaman gelecek ki intihar ettiği zamanki yaşı olan 30u ben geçeceğim. bu sefer perhan filmde iyice küçük görünecek bana, intiharına daha çok üzüleceğim. yıllar geçtikçe ona daha çok üzülüyorum, sanki filmdeki perhan gibiydi davor dujmovic. bi sürü sıkıntı bi sürü kötü şey yaşadı. sonunda intihar etti. sanki filmin devamı gibi.

http://www.perhan.com/


vapura gecikme


iskelelerde vapurun kalkmasına doğru kapıyı kapatan adamların işi çok zor, çok stresli. büyük bi yük o iş yahu. son anda yetişmek için her seferinde turnikelerden o kapıya koşanların tüm kaderleri o adama bağlı. bazen bekliyor, hadi bi kişi daha binsin, tamam sende iyi koştun binmeyi hakettin bakışlarıyla. bazen şak diye kapıyor koşan olsa bile. o anı da iyi kestirmesi lazım. her gün o noktada kapanan kapılarla dolaylı olarak bir sürü insan etkileniyor. kapının kapama kararını verdiği zaman diğer tarafa koşarak gelen, orda kalıp vapurun kalkmasını üzülerek izleyen ve belki 3-4 saniyeyle o vapuru kaçıran insanlar yüzünden kimbilir neler değişti. onlar diğer yakaya daha geç vardılar ve zincirleme olarak bir sürü olay gelişti veya yaşanamadı hiç. her şey o adamın kapıyı kaparken son anda gelenleri seçiciliğine bağlı.


tom york bendeydi geçen

en yakın arkadaşıma '' thom yorke bendeydi dün ya çok içmişiz bugün geç kalktım o yüzden arayamadım seni'' dediğimde bana hiç inanmadı, güldü. oysaki thom york (artık tom dicem) gerçekten de bende yatılı misafirdi dün akşam. tomla ilk konuşmamız büyük bi şanstı. last fm'de onun şarkılarından birine yazdığım bi eleştri mesajı sonrası bana özelden ulaşıp ''yorke_68@hotmail.com acele ekle bişey konuşmam lazım'' diyince arkadaşlığımız başlamıştı. öyleki tom, kendisiyle ilgili her yorumu ciddiye alır, takip eder ve kafasına takılan mesajlar üzerine kim yazdıysa onla konuşurmuş. msnini ekledikten sonra ilk başlarda biraz gergindi tom. konuşa konuşa laf lafı açtı ve bi ara kendimi ''atla bize gel lan içeriz işte film filan atarız, şimdi benim oraya gelmem zor oysaki sana kolaydır bu işler'' derken buldum. o da kabul etti. beni de hiç sıkıntıya sokmadı tomum, açık adresi alınca bi taksiye atlar gelirim dedi. tam da söylediği vakit geldi. köşe bakkaldan biralarını almıştı. bende koskoca tom york geliyo diye anneme güzel yemekler yaptırmış, bira stoğu da yapmıştım üstelik. başta biraz çekingen, biraz kaçamaktı tom. ''istanbulda yanıyo be'' dedi bana. ''üstünü çıkar rahat ol baksırla dolaşalım'' dedim. ''anneye ayıp olmasın'' dedi. ''yok yahu, sende onun evladı sayılırsın'' dedim. vantilatörümü de misafirimin üstüne çevirdim. ''siz türkler misafirpervermişsiniz'' dedi. ''hadi hadi vur, sağlığına'' diye çıkıştım hızlıca bikaç bira içiverdik. arkada winampa radiohead attım, ''geç allasen ya'' dedi. mallık bende tabi, adama neden kendi şarkılarını açarsın ki. alkolün etkisiyle ''bak bunu dinlemelisin tomcuğum'' diye yasemin mori açtım ona, madem buraya gelmiş lokal şeyler dinlesin diye. şarkıları pek beğenmedi ama fotoğrafını açınca dibi düştü. son sigaramız bitince gidip ona annemlerin sigarasından bile arakladım. hoş vakitler çabuk geçermiş, baya bi uykumuz geldi, yük olmasın diye pijama almamış, dizi erimiş alt verdim hiç bozulmadı, o kadar bizden. ona kendi yatağımı verdim, ben yer yatağımda yattım. sabah bi baktım benden önce uyanmış yatakta uzanıyo. başı ağrıyomuş. dedim ben şimdi baboli bi kahvaltı hazırlıcam bişeyin kalmıcak, göz yumurta, sucuğu salamı yiyince kendine geldi york..kan geldi adamın yüzüne yüzüne. ama yoğunmuş hemen kaçması gerekiomuş. bunu saymam dedim, bi dahakine grupla gelceksiniz. sözümü aldım. şimdi de manu chao ' ya ulaşmaya çalışıyorum.


sınav

..bir anda kafasını kaldırıp şöyle bir sınıfa baktı. herkes sınav kağıtlarının üstüne kapanmış harıl harıl yazıyordu. o ise sorular eline geçtiği anda hemen toparlanamaz, bir saniye kadar orda hangi amaçla bulunduğunun farkına varamazdı. ardından sorulara göz atar birini okurken gözü alttaki soruda sanki süre daha en baştan yetmeyecekmiş gibi aceleci bildiği şeyleri çıkarmaya çalışırdı. bu göz atıştan sonra sınavdan alacağı notu tahmin eder, eğer iyi bir notsa hemen yazmaya başlar, kötü ise de içinden kendine kızardı. bu an da kötü alacağını anladığı anlardan biriydi ve etrafta yazı yazanlara seyrediyordu. hızlı hızlı, bir sürü şey bilenlere sinirlenir, bu sinirini kendi içinde eğitim sistemine ordan da her türlü sisteme ulaşıncaya kadar düşünür, her şeye bok atar, eline bir atom bombası verseler bir saniye içinde hiç düşünmeden de o sınıfa atardı. fakat her seferinde bu öfke ne kadar hızlı geldiyse o kadar hızlı giderdi. ardından boşvermişlik, rahatlık çökerdi üstüne. kağıda yazabilecekleri beş altı dakikasını almış bundan sonra önünde iki seçenek kalmıştı. ya hemen çıkarak içinde bulunduğu bu kötü ana bir son verecek ya da sınav bitimine kadar etrafta dönene fısıldaşmalardan, gelen giden kopyalardan nasiplenmeye çalıcaşacak, ucundan bir söz, arkadakinden bir terim, öndeki çapraz kağıttan bir tarih yakalayıp yazacak, ekstradan 3puanları 5, 5leri 10, 10ları 20 yapmaya çalışacaktı. fakat bu konuda her zaman sıkıntı olurdu. en başta bu işe girişeceği için hemen sıcak basar, terlemeye başlardı. zaten kapı ve camlar kapalıydı. o an hemen cam kenarında oturanlara öfkeyle baktı. bu sıcakta, bu havasızlıkta camı kapayan hayvandı, öküzdü. kalkıp sınavın ortasında kafalarını cama vursa nasıl da rahatlıcaktı, sonra da kağıdını atıp kapıları çarpıp sınavdan çıkacak, tüm gerginliği gidecek rahatlıcaktı. ama bunları yapacak birisi değildi. bu çıkıştan sonra yine normale döndü. belkide üşüyordu onlar, herşey kendine göre mi ayarlanmalıydı? ama o an kopya çekenleri görünce tepesi attı. onlarda bişey bilmiyorlardı işte, sırf daha rahatlar daha pişkinler diye kopya çekebilyorlardı. o bunu denese hemen yakalanır, bişeyde diyemezdi. diğerleri yakalanmazlardı ya öyle bir durum olsa bile gözetmenlerin ağızlarından girer burunlarından çıkar kağıdı kaptırmazlardı. kendi boş kağıdının etrafında dönen bu kopya trafiğini gözetmenlerden başka herkes görüyordu. onlarda mal gibi bakıyorlar, bi boka yaramıyorlar diye sinirlendi bi anda bu sefer tüm sinirini, tüm öfkesini gözetmenlere kustu. kalkıp tokat atmak istiyodu o bonbon suratlara. kendisi kopyaya yeltenince cin olan bu insanlar şimdi hiç birşeyin farkında değillerdi. sonra bu öfkesi de geçti çünkü önündeki çocuk yan tarafta paralelinde oturan birine sorunun cevabını fısıldarken aradan bir şeyler çıkarmıştı kendine. hemen yazdı boş kağıdının dolu olmasını isteyerek. hemde kocaman yazdı dolu gözüksün diye. bu kadarda küçük oyunlar peşinde koştuğu için utanıyordu. artık sınav bitimine yaklaşılmıştı, çıkışta ''nasıl geçti'' ler ve diğerlerinin iyi sınav neticelerinin etrafta yankılanmasını kaldıramazdı. bunu düşündüğü an kalktı, kendine defalarca söylediği o ezik teselli cümlesini söyledi yine, ''bütünlemelrde çok çalışırım olur, hiç olmadı seneye kesin''.


çok

gün içinde çok sıfatını çok kullanıyorum. genelde başarılı, iyi veya kötü yerine çok başarılı çok iyi veya çok kötüyü tercih ediyorum. böyle olunca çok un gerçekten çok olan bişey için kullanımı o kadarda fark yaratmıyor. bir şeylerin derecesini arttıracağına gittikçe normal kullanım oluyor. yakında çokiyi, çokkötü gibi birleşik kelimeler olabilir. çok un gerçekten hakkını vermek lazım, çok sa çok iyi dicem artık iyi ise iyi olarak kalıcak çoksuz.


steampunk

şu sıralar yine etkisine girdiğim steampunk, cyberpunk ve post-apocalyptic hödölere bir yazı yazmaya karar verdim. öyle ki bir konuya ilgi duymaya göreyim. hemen kendimi işin içine çekecek her malzemeyle beslerim. misal korsanlık oyunları ve filmlerine daldığım bir dönemimde kendimi korsanlaştırmış, akşamları yarım şişe rom içmeden uyuyamaz olmuştum. uğursuzluk getirecek diye odama kadın sokmam, herşeye aye aye derdim. şimdi ise kendimi yaza rağmen karanlık bir moda çekiyorum. önce biraz steampunkı ve örneklerini anlatmakta yarar var. fantastik olarak kurgulanmış bu dünyada sanayi devriminden sonra alternatif bir gelişim üzerine oluşuyor steampunk. adından da anlaşıldığı gibi sanayi devriminin buharla çalışan makinalarının her yerde kullanıldığı mekanik bir teknoloji dünyası. bugün bildiğimiz çoğu cihaz farklı biçimlerde varlar. ilk bilgisayarlar gibi herşey kocaman ve çok gürültülü. hakim renkler gri, siyah ve kahverengi. bolcana da toz toprak. bunun yanında mekanik her şeye işlemiş durumda. kıyafetlere bile. insanlar 18. yy modasıyla giyiniyorlar ama üzerilerinde mekanik aksamları da bulunmakta. ''wild wild west'' bu türe güzel bir örnek film. bunun yanında ''back to the future 3'' filminde doktorun ürettiği buz yapma makinesı veya zaman yolculuğu yapabilen tren veya ''city of ember'' daki yeraltı şehri, ''La Cité des Enfants Perdus'', anime olarakta ''Laputa: Castle in the Sky'' steampunka güzel örnekler.



kıyamet sonrasında geçen veya cyberpunk a örnekler ise başta mad max serisi, ''delicatessen'', ''blade runner'', ''aeon flux'', ''metropolis'' ve ''akira'' olarak uzatılabilir. başta da dediğim gibi kendimi bu işe iyice alıştırdım. sokakta taşmış çöp yanında toz toprak görünce havasına giriveriyorum. bizim köşe bakkal ise civarda bu işin öncüsü. içeri girdiğimde kendimi başka bir zamanda kıyamet ötesinde, nükleer savaşlardan çıkmış olarak buluyorum. raflar paslanmış, sararmış. kocaman, her yeri demir, eski bir vantilatör sesler çıkararak dönüyor. herşey sıkış sıkış, içersi boğucu ve karanlık. tüm soğutucular eskimiş, yazar kasa devasa. bakkal amcaya dönüp ''biraz temiz içme suyu alıp onun karşılığında size bulduğum değerli taşları vermek istiyorum'' demek geçiyor içimden. bu modumu da terkim yakındır herhalde.


bir distopya denemesi


21. yüzyılın ilk on yıllarında kapitalizm girdiği krizden kurtulmak için insanlar arasındaki eşitsizliği arttırmış, üretimini ve karını devam ettirmek için gittikçe otoriter olmuş, sermaye ile devlet bir hale gelerek oligarşik bir yönetim yerleşmiştir. çalışanlar ve tüm halk adım adım artan sömürüyü fark ettiklerinde her şey için geç kalınmış kölelik sistemi geri getirilmiştir. Fakat oligarşinin bu zaferi tüm sorunları ortadan kadıramamış, büyük uluslar hegamonya yarışında aynen soğuk savaş dönemi gibi nükleer ve kitle imha silahları üretimine başlamışlardır. Kesin zamanı ve ilk kimin başlattığı bilinmemekle beraber üçüncü dünya savaşı diyebileceğimiz fakat sonuçları diğer dünya savaşlarına göre kat kat acı olan savaş ile dünya nüfusu özellikle kölelerinki büyük oranda azalmıştır. Sistemi yönetenler savaştan ve nükleer serpintiden kendilerini iyi bir şekilde koruyabilmişler, köleler ise ya ölmüş ya da sakat kalmışlardır. Yöneticiler ve zenginler korunaklarında yaşarken, dış dünyaya çıktıklarında tüm vücutlarını kapatan özel bir koruyuyucu kıyafet giymek zorunda kalmışlardır.



Kendilerinden aşağı birer varlık olarak gördükleri ve tüm ağır işleri yüklenen köleler ise böyle bir korumadan uzak kalmışlardır. Savaşta kullanılan biyolojik silahların ve nükleer serpintilerin etkisinde yaşamaktadırlar. Bir kaç nesil içinde boyları kısalmış, çoğunun farklı yerlerinde deformasyonlar oluşmuş, saçları ve kılları seyrelmiş, renkleri koyulaşmıştır. Oligarşinin onlar için yaptığı barakalarda adeta hayvanlar gibi birarada kalabalık olarak yaşamaktadırlar. Geri kalanlar ise savaştan harap olmuş eski kent kalıntılarında yaşamaya çalışmaktadırlar. Tüm olanlardan doğa da nasibini almış, su kaynakları azalmış ve bitki örtüsü yerini kahverengi, soluk ve bodur bitkimsilere bırakmıştır. Temiz suyu ve havayı yalnızca korunaklı kapalı alanlarda yaşayan devlet yöneticileri ve zenginler kullanabilmektedir. Dışarısı ile bağlantısı tamamen kesilmiş çok büyük kapalı sitelerde yaşamaktadırlar. İçerde kendi bitkilerini yetiştirmekte ve kendi sularını arındırarak kullanmaktadırlar. Dışarda ise doğanın dengesinin değişmesiyle bitkiler eskisi gibi salınım yapamamakta, köleler için nefes almak korunaklı alanlardakilere göre iki kat zor olmaktadır. Temiz suya ulaşmayan köleler oligarşinin onlar için günlük dağıttığı sarımsı suları kullanmaktadırlar. Sistemi koruyan ve köleleri baskı altında çalışmaya zorlayan bir kuvvet sınıfı yetiştirilmektedir. Bu sınıfın mensupları doğdukları andan itibaren yoğun propaganda ve eğitime tutulup, özgür düşünme yetilerini kaybetmektedirler. Kuvvet mensupluğu babadan oğula geçmektedir...


teleks ve troleybüs

bu ikili ne zaman aklma gelse hüzünlenirim. ikisi de sanki devrik kral, unutulmuş yeşilçam oyuncusu gibidir. oysa ilk çıktıklarında ne de sükse yapmışlardı. kocaman teleks cihazını kullanan kişinin mutluluğunu, o cihaz üstündeki hakimiyetini düşünün. faks çıktıktan sonra demode kaldı teleks. troleybüs içinde aynısı geçerli, tramvay ve metro hatta metrobüsle yokoldu gitti. ayrıca artık ağızda bu kadar güzel ve oturaklı duran şeyler kullanmıyoruz. teleks ve troleybüs derken adeta insanoğlu olarak böyle cihazlar ürettik adlarını da bu kadar oturaklı koyduk gibi hissediyor, gururlanıyor insan.



teleks cihazı tüm haşmetiyle duruyor


troleybüs ise lastikli tramvay ve elektrik kablolu otobüs görünümünde

21 haziran, yaşasın en uzun gündüz


bugün bir 21 haziranı daha geride bıraktık. en uzun gündüz ve en kısa gece yaşandı bugün. zaten yılda dört gün var ki hastasıyım, yıllardır hep farkında olarak yaşadım o günleri. 21 haziran en uzun gündüz, 21 aralık en uzun gece ve 21 mart ile 23 eylül gece gündüz eşit günler. bugünün sabahı en uzun gündüzü yaşıcam diye kalktım yataktan. aslında dün güneş 20.05 de battıysa bugün de 20.07 de batmıştı. ama en uzun gündüzdü. sırf bu yüzden mutluydum. ara ara pencereye bakıp ne gün oldu be dedim. doyasıya yaşadım 21 haziranı. 21 aralık ise tam tersidir her zaman. 21 haziranın mutluluğu 21 aralıkta yerini en uzun gecenin karamsarlığına bırakır. o gün eve erkenden kaçarım dışarı çıkmaya mecbur kalırsam. yoksa adımımı atmam dışarıya. en uzun gece, nolur nolmaz riske girmemeli o gün, evde matemini tutmalı en iyisi. bunların yanında 21 marta birşey demem ama ezber bozan 23 eylülü garipserim. hepsi 21 iken neden eylül 23 dür? zaten en kısa ve uzun gün sıfatını kaptıran sadece günün eşitliğini alabilen eylül ayının bi çekememezliği midir acaba bu iş? tüm bunların yanına en büyük korkum gelecekte bir gün bilim adamları daha gelişmiş cihazlarla ölçümler yapar da artık en uzun günün yanlışlığını anladık aslında 21 haziran değil 10 temmuz olacak filan demeleridir. bir gün öyle olsa bile 21 haziran gözümde değişmeyecektir, hem bugün ne gün oldu be öyle yine..


piç rıza



piç rıza'yı canlandıran karakterin yabancı olduğunu küçüklüğümde anlayamamıştım. evet belki ağzı söylediklerine uymuyordu fakat o filmlerde kimsenin görüntüsü ve sesi tutmazdı ki zaten. bu sarışın, kıpır kıpır bıdık abimizin adının rıza olmadığını, robert widmark olduğunu öğrendim. tam piç robert mi kullanılsaydı filmlerde derken adının aslında alberto dell'acqua olduğunu keşfettim. piç de değildi üstelik. kendisi gibi oyuncu olan fernanda, arnaldo ve ottaviano adına kardeşleri var. bizim burda üç filmde oynamış : piç rıza olarak üç kağıtçılar ve baş belasını, pire mehmet karakteriyle de babanın evlatlarını çevirmiş. tam pire ve piç rollerin adamı alberto abimiz. kariyerinde dublörlük ve western oyunculuğu da var zati. nasıl geldi burda piyasaya girdi üç filmde oynadı sonrada nasıl geldiği gibi gitti anlayamıyorum. biz sevenlerini sevindirse tekrar dönüş yapsa. burda kesin bi diziye kapak atar. iyi de kazanır albertom.





bu arada 1976 da cüneyt arkın ve reza fazeli ile çevirdiği ''üç kağıtçılar'' filmi snatchin ve lock stock and two smoking barrelsin filan babasıdır, atasıdır. bu kadar da netim bu konuda.



mekansal yabancılaşma

doğup büyüdüğümüz çevre, sokaklar, bilindik yapılar, köşeler, tüm dış dünya aslında bizim hatıramız. ortaokulda arkadaşınızla buluştuğunuz köşe, sevgilinizle kavga ettiğiniz sokak, mahalle arkadaşlarınızla maç yaptığınız, oyun oynadığınız yerler. ama tüm bu şeyler yıkılıp yerine yeni yapılar yapılıyor, hem de çok hızlı. benim sokağımda bu olay iki yıl önce başladı. bizim sokaktaki tüm binalar eski ve az katlı, geniş şekillidir. önce iki apartman yanımızdaki eski bina yıkıldı, yerine sokakla hiç uyum sağlamayan çok yüksek ve bir o kadar süslü ama çirkin 'modern' bişey ortaya çıktı. sokağın başından bakılınca yakalanan o ahenk gitti. ardından civardaki eski bakkallar değişti, binalar yıkılıp yerlerini süpermarket ve kocaman lüks binalara bıraktılar. iki yıldır gelen yapılarla çocukluğumun hatıralarının mekanları yok oluyor, ben ve burda beraber büyüdüğümüz çoğu insanın. yaşadığımız yere yabancılaşıyoruz. hiç bir yer kendi tarzı ile kalamıyor, dönüştürülüyor. ama çirkine dönüştürülüyor. eski binalar arkadaşlarını, eski bakkal amcalar müşterilerini kaybederken ben anılarımın yerlerini kaybediyorum.


sayılarla otobüs

'1'' seyir halide şöför ile konuşan yancı amca sayısı.

''1.5'' toplu taşımaya zam geldikten sonra tam akbil basışı (lira)

''2'' havasız otobüste yazları açık olabilen max. cam miktarı.

''3'' otobüs durakta kalkmayı beklerken içeri giren su satıcısı toplamı

''4'' dolu otobüste arkadan uzatılan akbil.

''5'' her otobüsün demirbaşı, yolculuk eden ortalama liseli miktarı.

''6'' sefer boyunca şöförün cep telefonundan konuştuğu topam eş-dost sayısı.

''13'' arka koltuk arkasına keçeli kalemle yazılmış toplam mail adresleri.

''34'' koltukta oturan kişi sayısı

''66'' otobüs girişinde tabelada yazan, otobüsün kaldırabileceği max. ayakta yolcu sayısı.

''100'' tabelayı sktrettik, gerçekte ayakta olan yolcu sayısı.

''200'' ayakta yolculuk eden yolcuların koltuk altı miktarı. (summer special)


merhaba sivrisinek, hoşçakal huzur

2009 yazının sivrisinekleri hiç olmadığı kadar güçlü geri geldiler. birşeyler oldu, evrimlerinde bir adım daha attılar belki ve yıllardır onlara karşı kullandığım en güçlü silaha karşı direnç kazandılar. kartuşlu sivrisinek kovucum ile rahat geçirdiğim onca yazın değerini şimdi anlıyorum. bu senekiler bırakın odaya girmeyi, gelip kartuşun üstüne konup biraz emiyorlar göz dağı verir gibi. sanırım bizim civarda yaşayanları uzun yazlar boyunca ufak ufak bağımlısı yaptım bu şeyin. fıkır fıkır kartuş çekip sonra acıkıp beni yiyorlar. bende mecburen kitle imha silahı kullanacağım. bakkalda asılı olan şu çıt çıt diye sivrisinek yakan silahtan, başka çare bırakmadılar. bide zamanında ingiliz sarah ile maraşlı musa aşkı vardı, yeri yerinden oynatan. ne oldu yahu onlar ayrıldılar diye duymuştum bi ara, üzüldüm.


cam kapama timi

belediye otobüslerinde işi sadece ''açık olan camları kapamak'' olan memurların çalıştığına inanıyorum artık. biliyorum her otobüste bi tane var bu memurlardan. en sıcak ağustos gününde de, kalabalıktan birazcık havaya muhtaç kaldığımız bir kış gününde de otobüs içinde bizimleler. açık camı gördüklerinde biz farkına varmadan hemen kapayıveriyorlar, çok hızlılar. hatta bazıları hem camı kapayıp hem de camın açılma yolu içine birtakım engeller koyuyorlar bir daha denersek açılmasın diye. silikon tabancası taşıdıklarından şüpheleniyorum bu iş için. hepsi de küçük adamlar, çok hızlılar. ama gözüm üzerlerinde bir gün resmedebilirsem iş üzerinde onlardan birini, ülkede yer yerinden oynayacak...


waldo'yu bulun!


petar naumoski ve kennet andersson

petar naumoski ve kennet andersson. bu iki isime değinmek lazım. biri makedonyalı basketbolcu, diğeri isveçli futbolcu. ikiside dünya çapında isim yapmış. naumoski, efes pilsen ile koraç kupasını görmüş, andersson ise 83 kere taşıdığı isveç milli formasıyla başarıdan başarıya koşmuş ve laziolarda fenerbahçelerde oynamış. bu iki isim yapmış sporcunun özellikle kariyerleri değil kariyer sonrası yaptıkları ise benim çok büyük beğenimi topluyor. ikisi de sporcu olarak esmiş geçmiş, ardından ise kelimenin tam anlamıyla yollarını bulmuşlardır. akıllı adamlardır bunlar. petar naumoski ülkesi makedonyada bir dönem VMRO-DPMNE partisinden üsküp milletvekilliği de yapmış. parti adı ise bugüne kadar kurulanların en garibidir herhalde bende onu düşünüyorum. bakın şu işe, koskocaman bi adam, takım elbisesiyle. nerden nereye. nasıl kanallar yapmış kendine, milletvekilliğine oynamış yolunu bulmuş, tek kelime ile bravo. ya kennet andersson ?
o kadar dev kulüpte top oynadıktan sonra fenerbahçeye geldi, burda da oynadı gitti. ama yalnızca top oynamakla mı kaldı ? hayır. burda çevresini yaptı, bağlantılarını kurdu, yıllar sonra futboldan emekli olduğu zaman onu televizyonda gördüm şans eseri. üzerinde bembeyaz bir takım elbise ile havaalanına gelmiş. türkiyeden isveçe beyaz peynir ithal ediyormuş. o an dedim, tam bir işbitirici! ne ara kurdun o bağlantıları andersson? diyeceğim bu iki adam hem sporda hemde spor sonrası bişeyler yapmış adamlar. bunun yanında yerli değerlerimizde var tabi. mesela uğur tütüneker. televolenin televole olduğu zamanlar, o programa futbolcular çıkardı. işte tütüneker o dönem futbolu bırakmış ama bunun yanında bir dükkan açmıştı. türlü türlü sabunlar şampuanlar satan bir yer. oranın açılışnda suatı olsun tugayı olsun televole ekibi olsun hep izlemiştik. messilerin ronaldinhoların adının geçtiği şu dönemde bu adamları anmayı bir borç bilirim. iyiki varsın naumoski, iyi ki varsın andersson ve tütüneker..


türkiye gazetesi çeşmesi



türkiye gazetesi çeşmeleri türkiyenin değişmez bir gerçeği, yurdun dört bir yanını sarmış değişik bir oluşum. ortada dikilen bu çeşmenin yanında genelde banklarda oturan gruplar aynıdır, değişmez. genç çift, bir adet gündüz bira içen adam ve sohbet eden iki yaşlı amca. çeşmeyle banklar arasında da güvercin güruhu. bu resim yıllardır böyledir. zamansız, mekansız bir olay türkiye gazetesi çeşmesi ve ahalisi. ne iktidarlar ne kara kışlar atlattılar onlar. hala dimdik, hala kararlılar...


maket döner çılgınlığı !

dönerciler reklam yapma konusunda kendilerini aşmaya başladılar. ilk defa geçen yıl çengelköyde otobüs durağının ordaki büfe, plastikten kocaman bir döner maketi yapıp dükkanın tabelasının oraya astı. otobüsle her önünden geçişimde beni büyüledi bu maket döner. okul yolumda olduğundan ve otobüs durakta durduğundan her gün o şeyi görmeye başladım. her gördüğümde üzerindeki yağlı ve parlak döner resmi kaplaması beni acıktırdı. bu yaratıcılık üzerine daha başka ne yapılır ki müşteri çekmek için derken geçen hafta kadıköyde bir dönerciden cevap gecikmedi. yazıcıoğlu hanının ordaki sokakta caddeye bakan köşede -sanırım dükkanın adı şöhretler- tabelanın üzerinde maket bir döner ve onu kesen maket bir döner ustası var ! ve üstelik hareketli. maketten yapılan usta yan duruyor kolu ise oynar bir aksam ve maket dönerin üstüne doğru inip kalkıo. maket döner ise arada bir dönüyo gerçekçi olsun diye. bunu görmeniz lazım, büyüleyici! her ordan geçişte ağzımda salak bi gülümsemeyle ona bakılı kalıyorum, kaçıramıyorum bakışlarımı. bir yandan belli belirsiz döner kelimesi dökülüyor dudaklarımın arasından. dönerciler sınır tanımıyorlar, bir sonraki adım ne olacak acaba? 3 boyutlu hologramlı bir döner mi bekliyor bizleri ?


''uygun''

dışarda satılan 500 ml. lik suların hepsinin arkasında analiz değerleri tablosu var. suyun içindeki alüminyum, demir ve klorür gibi bir çok şeyi kapsıyor. bunun su içindeki mg. ları. fakat bi kaç tane uyuz olduğum şey var bunlar içinde. sularda diğer şeyler değişse de tat, koku, bulanıklık ve renk karşısında değer yok, onun yerine hepsinde uygun yazıyor. bu hafta tüm suların bu değerlerine baktım ve hepsi uygun. ne kadar yalan bişey değil mi bu. diğer değerler umrumuzda olmasa bile bi suyun bize göre en önemli özelliği tadının normal su gibi, kokususun kokusuz, bulanıklığının bulanıksız, berrak ve renginin de renksiz olmasını isteriz. sayılanlar olmasa zaaten alınmaz bu şey. rengi kırmızı olsa veya açınca bi koku yayılsa kim o suyu kullanır. bu yüzden arkada yazan değerler tablosunda bu uygundur şeyi tamamen gereksiz, göstermelik. hangimiz ordaki yazıda demir 42 pq/L diye içmemezlik yapmıcaz ? oysaki normal değerin iki katı bu. ama bulanıklık yanında uygun değil yazsa hemen reddedicez içmeyi. bu tablo biz normal su içiciler için çok anlamsız, doktorların yazdığı reçeteler var ya , onun gibiler. bizim dilimizden anlatın şu olayı yahu.


kaptanın seyir defteri

kaptanın seyir defteri,, yıldız çağı, yıl 786.. bugün tüm ekibi dinlendirmeye karar verdim. uzay trafiğinin olmadığı ıssız bir köşede güzel küçük bir gezegene karşı gemiyi çektik. bugün ne üniforma var ne emirler. herkesin yüzüne kan geldi, tüm ekipte pozitif enerji var. yalnız şu yeni çocuğun yüzünden düşen bin parça. gerçi bugüne has değil, onun yüzünde hep bir sıkılganlık, davranışlarında çekingenlik var. oysaki gemiye alışma sürecini tamamlamış olmalıydı. 500 küsur yıldız günü geride kaldı fakat küçük öksüz kendini rahat hissedemiyor. onu bir kraliyet görevi sırasında çok uzak bir gezegende yanmış köyünde harabeler arasında bulup mürettebata katmıştım. biraz neşelendirmek için elimle gel işareti yaparak onu yanıma çağırdım. neyi olduğunu sorunca cevap vermiyor, geçiştiriyordu sorularımı. bir kaptan olarak ekibimin mutluluğunu her zaman önemserim. bi yerde kaptanın bir yerde ağbeyinim deyince küçük elroy un gözleri doldu, gözyaşlarının akmasını engellemek istercesine dudaklarını sıktı. ''abim'' dedi, ''büyük savaşta öldü, ne de severdim onu''. hayat hikayesini anlatmaya başladı küçük elroy. dünya gezegeninde doğmuş, abisi büyük galaksi savaşına çağrılmadan önce ünlü bir dansçı ve şarkıcıymış. hatta ''abim birkaç iyi adam adlı grubun mensubuydu, orda klipteki turunculu ve genelde en pastel renkli giyinendi her zaman'' dedi. o an gözyaşlarını silip kamarasına koştu ve abisinin eski günlerden kalma içinde ses kaydının olduğu kaset diye bir şey getirdi. bunu hemen geminin akıllı bilgisayar ünitesi TP-3000 e okuttum. ilk o zaman düşündüm neden gemideki tüm ekipmanların sonunda 3000 5000 olduğunu. tam da o an birkaç iyi adamın birkaç iyi adam şarkısı çalmaya başladı tüm gemide. elroy duygulanıp ağlarken herkes şoka girmişti. bunun üzerine yapmam gerekeni yaptım ve ışın tabancamla önce kasedi, sonrada elroyu yok ederek bu acıya son verdim. mürettebattan bazıları şoku atlatamamış, tüm dinlence günümüzün içine sçılmıştı. büyük kraliyet gemisi M-2500 böylece bu macerayı da atlatmıştı.

teletext strikes back!


yıllar geçtikçe yitip giden değerlerden biri de teletext oldu. oysaki 90ların internetiydi o. çocukken girip dolaşırdım. arkadaşlarla beraber gezinir, eğlenirdik. hele yabancı kanallarınkini gezmesi sanki oralara turist olarak gitmek gibiydi, 16 renkli grafiklere hayran bir şekilde bakarken televizyon çocuğu olmanın haklı gururunu taşırdık hepimiz. oysaki şimdilerde o eski teletextleri göremez oldum. ciddi bir kalite düşüşü ve yozlaşma var. anasayfalar chat mesajlarından, 900lü hatlardan geçilmiyor. eski bir teletext sever olarak buna çok üzülüyorum. bu konuda yetkililerden duyarlılık bekliyorum..


seksen sekiz - seksen dokuz

eskiden televizyonda ileri sürüş teknikleri adamı çıkardı. güvenli sürüş için yapılması gerekenleri, püf noktalarını anlatırdı. bir bölümde öndeki araba ile sürdüğünüz araba arasında ani fren yapıldığı zaman kaza olmaması için belli bir mesafe olması gerektiğini ve bunun da pratik olarak onun geçtiği yer üzerinden seksen sekiz seksen dokuz diyene kadar geçmemeniz ile sağlanabileceğini söyledi. bi yandan da defalarca tekrar eden araba takip animasyonları ve tok sesli bir adamın SEKSEN SEKİZ SEKSEN DOKUZ demesiyle televizyon büyüsüne o sıralar çokca kapılan çocukluğum hemen bunu hiç unutulmaması gereken bir bilgi olarak beynime attı. kendimi bildim bileli arkadaşlarımın arabasında içimden usul usul seksen sekiz seksen dokuz diye sayarım, mesafe güvenilir ise beş dakika sonra bir daha saymak üzere bekler, mesafe yakın ise uyarımı söylerim çat diye ''o öndeki araba fazla yakın değil mi ani fren olsa'' diye. bunu otobüslerde yapamıyorum ne yazıkki. bir çok kez seksen sekiz seksen dokuz kuralına uymuyolar bende söyleyemiyorum.


yenile

internet tarayıcılarının işlevleri arasında yenile kadar faideli başka bir olay yoktur. geri nin hiç bir yeni olayı yok, direk bildiğin diyarlara götüreninden. ileri desen zaten geri ile birlikte işe yarayan gereksiz bi oluşum bi yerde gerinin yancısı. dur ise zaten bombok bi olay. ya aşırı bağlantı yiyen ya da ''ulan bilmediğim yerlere girdim hiç tıklamayaydım virüsü trojeni vardır'' diyipte 3 sn içinde tıkladığını geri alma durumu dur da. oysaki yenile ile değişikliklere ulaşılır, ileriden daha öte işe yarar yenileyip yeni gelene ulaşılır. ''ileri'' kavram olarak daha iyi dursada internet alemine ''yenile'' nin önüne geçemyior.


krang'a açık mektup


sevgili krang
bunca yıldır kötüler dünyası birleşememiş, türlü sıkıntılar yaşanmıştır. oysaki bir çok kötünün eline sendeki fırsatların, teknolojinin 10 da biri geçeydi afedersin şimdi dünyayı skertmişti. teknodrom gibi über bi cihaza sahipsin ama şıreydır, rasktedi ve bibap gibi adamlarla bu iş olmadı, olmayacak. ekipte bir revizyon şart. piyasada bu kadar işsiz mühendisi kimyageri varken önce onları bi istihdam edeceksin teknodroma. sonra bir iki yıldız transfer lazım, mesela darth vader, joker, iskeletor, freddy krueger çocuklara hitap etmek için gargamel. teknodromda hepinize yetecek kadar yer var. bak sonra ninja kaplumbağası mı kalıyo düzenli ordusu mu.

gözlerinden öperim


müşteri memnuniyeti için ses kaydı

birçok destek hattında müşteri memnuniyeti için sesimiz kayıt altına alınıyor. özellikle bankalarda oluyor bu olay. fakat bu uyarıyı alınca bende bişeyler ters gitmeye başlıyo. karşıma gelen yetkiliye ''bankanız sonraki hedefimizdir hepiniz yok olacaksınız'' filan diyip hemen telefonu kapamak geliyo içimden. garip bi sadistlik. sanırım sesinizi kaydedioruz demelerinden sonra gollum gibi iyi-kötü savaşı verir oluyorum.


otobüs manifestosu

toplu taşınanlar olarak artık gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor. ne otobüs ne metrobüs bu çileyi dindirebilmiş değildir. istanbulda bir hayalet dolaşıyor, ulaşım hayaleti. artık tüm otobüslerin çift katlı olması lazım. en önemli reformlardan birisi ise mavi otobüslerde girişte asılı duran ''oturan 34 kişi, ayakta 66'' kişi levhasının kaldırılması. çünkü oturan 34 bile olsa ayakta maksimum 66 kişi olsak bu kadar acı çekmeyeceğiz. çoğu otobüs 66 kişi ayakta yolcu sınırını aşıyor. mutlu halde başladığımız yolculuklarımız mutsuz ve sıkıntılı bitiyor. enerjimizi emiyor aşırı kalabalık otobüsler. kaç bin kişinin günde bu sıkıntıyı yaşadığını hesaplarsak büyük bir toplumsal refah kaybı söz konusu. bunu yanında iğneyi biraz da kendimize batırmamız gerek. ''tehlike anında camı kırınız'' çekiçlerini kim NEDEN çalıyor? yoksa bizim bu kadar kalabalık yolculuk etmemizin nedeni çalınan bu çekiçler sonucunda personelin bize, karşı saldırısı, bir çeşit cezalandırması mıdır ?

mısır valisi diyince akla..

kavalalı mehmet ali paşaya büyük saygı duyarım. eğer valilerin kralı varsa o da mehmet ali paşadır. sen kalk mısır valiliğinden osmanlıyı fethetmeye oyna. ben risk oynarken bu kadar yayılmacı politika izlemiyorum yahu! paşam koskoca mısırın bir numaralı adamı olmuş ama yetmemiş. tabi bunda osmanlının ona yardımları karşılığında vaad ettiği toprakları vermemesi var ama bu kadar da kafası atmamalıydı bence paşanın. bunun yanında az güvenilir kaynaklardan aldığım duyumlara göre işin aslı farklıymış. paşa bi akşam sarayın ileri gelenleri ile içerken fena gazlamış yancılar onu. aman kavalalı paşa sadece vali olarak kalamazmış, şöyle kralların kralı olmalıymış böyle kaplanmış diye adamı hırs küpüne çevirmişler. bi yerden sonra o da insan tabi, çekmiş kılıcını ve andını içmiş '' yarından tizi yok alıyoruz çocuklar osmanlıyı ordan ver elini frenkistan!'' diye. yancılar bunun üstüne alkış kıyamet koparmışlar. paşa sabah uyandığında bi daha bu kadar çok içmicem demiş ve geceki vaadlerinden dönmeyi kendine yakıştıramayacağından böyle bi maceranın içinde buluvermiş kendini. ama bunların hiç biri doğru değil. anlatmak istediğim asıl nokta mısırda servet ve refah içinde misler gibi yaşamak varken niyeydi be paşam? bu kadar öfke değer miydi? zaten şu hayatta bi kavalalı mehmet ali paşanın isyanını bi rusların sıcak denizlere inme takıntısını bir de narnianın filminde küçücük çocukların yarı at yarı insan koskocaman kaslı savaşçıları çük kadar kılıçlarıyla kesmelerini ve zafer kazanmalarını anlayamıyorum ama şimdi bu tamamen ayrı olarak ele alınması gereken bi konu.



zaman nedir ?

bugün watchmen motion comics in 4. bölümünü izledim yani dr. manhattan'ın hayatını anlatan ve bizi zaman kavramı üzerinde düşündüren bölüm. ve yine bizden çok uzak yıldızların görüntülerinin sanki eski bir fotoğraf gibi bize geç ulaşması büyüsü belirtildi orda. bazen tek başıma gece yürürken yıldızları görüp düşünürm, belki bana görünen yıldız o anda orda yok fakat ben onun bize geç ulaşan görüntüsünü izliyorumdur hala. bu açıdan zaman kavramının ne kadar tuhaf birşey olduğunu hatırlarım tekrar. bugün bir arkadşımla oturuyodum sahilde. onun var olduğu an ile bana görünüp benim onu algıladığım an arasında fark var. belki saniyednin 0.00001 i filan, ama fark var aynısını göremiyorum o anda orda olanın. sonra odak noktamı onun suratından uzakta ve arkada uzanan adalara çevirdim. onlar bana arkadaşımdan daha uzaktılar ve onları da 0.00002 saniye gibi geç algılıyordum. o sırada yanağıma vuran güneş ışınları ise hemen hemen 8 dakika gecikmeyle ulaşıyorlardı bana. merkez noktası ben isem etraftaki herşeyin görüntüsü birbirinden farklı zamanlarda benim etrafımda bana görünüyorlardı. etraftaki tüm insanlar farklı uzaklıkta oldukları için her şey onlara benimki kadar uzak değildi ve onlarda bazı şeyleri benden geç veya erken görüyorlardı. bunu düşününce içimi müthiş bir huzursuzluk kapladı. aklıma dr. manhattan gelmişti. gerçek bile deildi, bir süper kahramandı fakat işaret ettiği nokta harikaydı. atomlar üstünde kontrol yeteneği vardı fakat onları kontrol etmekten kaçınıyordu. mesela bir kişiyi istediği yere ışınlayabilir kendisi marsa anında gidebilrdi. fakat ona göre zaman geçmiş ve gelecek ile ''bir'' di, ve olmuş ile olacak zaten olmuş bitmişti. yani geçmiş kadar gelecek de olmuştu. kaderciliğe benzese de bir yandan ondan ayrılıyordu bu bakış. bende bugün zaman kavramı üzerine düşününce bu bakış açısının ne kadar doğru olduğunu düşündüm. çünkü zaman dediğimiz o an içinde hem yakınımdaki şimdiyi hemde yıldızların geçmişini aynı anda yaşıyordum. veya başka bir deyişle yıldızların şimdisini ve yakınımın geleceğini. diyeceğim geçmiş, yaşanılan ve gelecek hepsi iç içe aynı zamanda olabiliyor etrafa bakınıca, bu haliyle zaman nedir ki ?



Şey

monitörümden gurur duyuyorum. iddia ediyorum ki civarda benim monitörümden daha eski, daha büyük bir monitör yoktur. hani ilk bilgisayarlar bir odayı dolduran büyüklüktelermiş ya benimki de o kadar! bunda odamın küçük olmasının etkisi var fakat kapıdan içeri girenin bu mönitörü farketmemesi olanaksız, en dikkat çekici şey o. çünkü bir 'şey' gibi. öyle ki ilk görenler bir kaç saniye onun monitör olduğunu anlayamıyorlar. kocaman beyaz dev bir kutu gibi,arkası o kadar uzun ki tüm odanın şekli önce onun konumlanacağı yere göre düzenleniyor. o konuluyor, sonra diğer eşyalar etrafında sığıştıkları yerlerde duruyorlar. şimdinin o ince ekranları, düz ekranları o kadar kibirli, samimiyetsiz ve ruhsuzlarki. oysa benim montiörüm beni anlıyor, yalnızlığımı paylaşmak istercesine renk oyunları yapıyor beni eğlesin diye. bir şey yazarken aklıma gelmeyen kelimeleri hatırlatıyor bir köşede beliriveriyorlar, kimi zaman da oyun oynarken düşmanın ateş ettiği yerleri parlatarak yardımcı oluyor bana eğer göremezsem. bende onu siliyorum, parlatıyorum koca cüssesini, ekranını. bazen sarhoşken canım kardeşim gel öpüjem diyip öpüveriyorum.bizimkisi böyle bir kardeşlik, böyle bir kader ortaklığı.


Pitcairn Adaları

büyük okyanusun güneyinde, tahiti yakınlarında tek kenti ve aynı zamanda başkenti adamstown olan, en önemli özelliği nüfusu 46 olan bir ülke var. birleşik krallığa bağlılar. korsanlık oyunlarındaki gibi krallıktan başlarında atanan bir vali var. şu anki valinin adı da george fergusson. wikipedia ya göre televizyon, internet, ve telefon bulunan adamstownda şehir sakinleri genellikle vakitlerini yiyerek, uyuyarak ve adanın diğer taraflarında meyve ve yiyecek toplayarak geçirirlermiş. çok özendim bu işe yahu. ben derim ki toplanalım burda beraber yeme,içme, uyuma ve meyve toplamayı sevenler olarak göçelim oraya. kaynaşırız ordakilerle gül gibi yaşarız savaştan, sıkıntıdan, ekonomiden uzak.



yanda tüm adalıları beraber görüyoruz, güler yüzlü iyi insanlara benziyolar. ben 32 kişi saydım fotoğrafta. biri de resmi çeken olsa 33. hemen hemen hepsi onlar nüfusun.
http://www.government.pn/ diye de devletin bir internet sitesi var. dizaynı filan çok hoş tatil köyü sitesi gibi, e-mail adresi filan satıyorlar aylık 5 dolara pn uzantılı.

insanlar laflamayı çok seviyorlar

bir hafta içinde birbirinden alakasız üç insan bana lafladı. çünkü yaşadığımız toplumda karşıdakinin hatası üzerine muazzam bir götkalkıklığı ile üste çıkma, laflama isteği var. ve bu karşıdakinin bir hatası olmasa bile sırf laflayanın kendi bakış açısı üzerinden gidebiliyo. alttan almak, idare etmek gibi şeyler tanımadığım insanlarda bitmiş sanırım. eskiden böyle değildik. gittikçe daha saldırganlaşan bir topluluk oluyoruz. tabi bunda son 30 yılın birbirimizi yarıştıran ,rekabetçi popülizmi etkili. hatta en büyük etken. bu hafta ilk terslenişim yani birinin bana laflayışı okula gitmek için akbili doldurduğum sırada gerçekleşti. evet geç yatıp erken kalkmıştım, bi sürü para üstü almıştım ve 50 kuruşla bir lirayı karıştırdım ve bu kadar mı para üstüm demeye kalmadan hatamı anlayıp pardon dememe rağmen çember sakallı iett adamı hangi okulda okuosun sen be! diye beni tersleyiverdi, laflayıverdi hemen. görüyo musunuz nasıl çıkıştı bana saniyesinde. olmaz mı karıştıramaz mıyız. bir tartışmaya girmeden hemen ordan yürüdüm, uzaklaştım. moralim bozulmuştu bi kere. bunun üzerine okula geldim. öğrendiğim kadarı ile bir gün önce açıklanan sınavlarda benim ve bi arkadaşımın notu gözükmüyordu yani sınava girmemişiz gibi. bunun üzerine öğrenci işlerine gidip böle böle diye anlatıcaktık durumumuzu. kapıdıdan girince aynen böyle böyle oldu demeye kalmadı sizin kağıtlar bulundu notlarınız böyle böyle ama bi kere buraya gelince önce bi bölümünüzü söyleyin dedi. yine anlamıştım ayar vericekti bana, laflıcaktı. çünkü bizim öğrenci işlerinde komşu bölüm olan almanca enformatik ile beraber duruodu o adam ve bana söylediğine göre hep enformatik öğrencileri buna gelip konularına giriyolar sonra kendi bölümleri olmadığını anlıyolardı. yani çoğu öğrencinin kendi bölümünü seçmeden onun karşısına geçmesi beni de suçlu çıkarıp kendi bölümümü hemen söylemem gerekliliğini doğuruyordu ona göre. bende kibarca zaten masasında kendi bölümümün adının yazdığını, eğer almanca enformatikte okusaydım onun adının yazılı olduğu masanın önündeki sandalyede oturup dert anlatacağımı söylemeye kalmadı nemrut suratlı amca siz öğrenciler hep böle bla bla diye 20 yıllık filan içinde biriken öğrenci hiddetini benden çıkardı. ve ben yne gülümsedim. ilk olayda kaçırmamam gereken bir otobüs bu seferde kaçırmamam gereken bir ders vardı. güldüm ve kaçtım oralardan. ve üçüncü laf yiyişim bu sabah bakkalda meydana geldi. hürriyet gazetesinin 1 lira 25 kuruşa verdiği filmi almak üzere son zamanlarda pek uğramadığım bakkala gittim. aslında alışverişlerimi köşedeki şoktan yaptığım için önce oraya uğradım fakat önceden tahmin ettiğim gibi orası böyle kampanyalara yanaşmıyodu. ama bi yandan ordan almam gereken bir liste vardı ve ekmeğiyle filan ordan alışverişimi yapıp bi süredir yüz çevirdiğim bakkala ulaştım. elimde diğer poşetle oraya girmem belki tuhaf olablir ama hem planlarım yüzünden o poşetle girmek zorundaydım hem de bakkal kazığı yememek bana pek ayıp gelmiyodu aslında. bakkala girdiğim zaman bir bakkalın en pis ortamına denk gelmiştim. içerde çevre esnaf ve kapıcılar ile
yaklaşık 5 kişilik, birbirinden güç alan grup vardı. ben gazeteyi sordum aldım ve orda orda orda bak köşede yerde hemen hemen orda diye bi sürü adam beni dükkan içinde yerdeki gizli gazeteyi bulmaya yönlerdirdi. gazeteyi bulduğudma ise içlerinden bir tanesi elimdeki poşet içinde ekmeği görerek 'burda da ekmek satılıyo' diye lafladı. evet bakınız lafladı. 2 gün içinde 3. kere başıma geliyo. bende üste çıkacak bi durumda değildim gülümsedim. bunun üzerine bana laf sokuşturan bakkal: ''eskiden benim müşterimdi de artık bilemiordum'' diye o da bana sokuşturdu, ohhh. 2 gün içinde 3 pis adamdan laf yemiştim. oysaki önce iett gişedeki PİS adama insanların bazen bişeyler karıştırabilecekleri, bunun normal olduğunu ve bunun üzerinden öyle laf sokuşturmalara gerek olmayacağını, okuldaki PİS adama bunu okulun bir hatası olduğunu ve bunda notumu öğrenemye çalışırken beni can sıkıntısından hedef olarak alıp saçma sapan laflamasından kimsenin bişey kazanmayacağını ve son olarakta bakkaldaki PİS adama da zamanında sarhoş olarak ona gittiğimde aldığım biraları daha zam gelmemesine rağmen bana pahalı sokuşturmasaya çalışmasını ve bu yüzden ondan soğuyup başka yerden alışveriş ettiğimi söylemek isterdim ki hiç biri olmadı. bunun yerine bana lafladılar. ne kadar güzel bir toplum oluverdik böyle, sanki kimse hata yapmaz, sıkıntı olmaz hiçbi ortamda gibi yaşamaya çalışan insanlar, kibir ve öfkeyle dolmuşlar bir yandan. en ufak fırsatta üste çıkmaya çalışıyorlar. bravo size.. böyle devam ettikçe, bu yönde gittikçe büyük bir çıldırma olasıdır.


soluk mavi nokta

Şu noktaya tekrar bakın. Orası evimiz. O biziz. Sevdiğiniz ve tanıdığınız, adını duyduğunuz, yaşayan ve ölmüş olan herkes onun üzerinde bulunuyor. Tüm neşemizin ve kederimizin toplamı, binlerce birbirini yalanlayan din, ideoloji ve iktisat öğretisi; insanlık tarihi boyunca yaşayan her avcı ve toplayıcı, her kahraman ve korkak, her medeniyet kurucusu ve yıkıcısı, her kral ve çiftçi, her aşık çift, her anne ve baba, umut dolu çocuk, mucit, kâşif, ahlak hocası, yoz siyasetçi, her süperstar, her "yüce önder", her aziz ve günahkâr onun üzerinde - bir günışığı huzmesinin üzerinde asılı duran o toz zerresinde.

Evrenin sonsuzluğu karşısında dünya çok küçük bir sahne. Bütün o generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün, kazandıkları zaferle bir toz tanesinin bir anlık efendisi oldular. O zerrenin bir köşesinde oturanların başka bir köşesinden gelen ve kendilerine benzeyen başkaları tarafından uğradığı bitmez tükenmez eziyetleri düşünün, ne çok yanılgıya düştüler, birbirlerini öldürmek için ne kadar hevesliydiler, birbirlerinden ne kadar çok nefret ediyorlardı.

Böbürlenmelerimiz, kendimize atfettiğimiz önem, evrende ayrıcalıklı bir konumumuz olduğu hakkındaki hezeyanımız, hepsi bu soluk ışık noktası tarafından yıkılıyor. Gezegenimiz, onu saran uzayın karanlığı içinde yalnız bir toz zerresi. Bu muazzam boşluk içindeki kaybolmuşluğumuzda, bizi bizden kurtarmak için yardım etmeye gelecek kimse yok.

Dünya, üzerinde hayat barındırdığını bildiğimiz tek gezegen. En azından yakın gelecekte, gidebileceğimiz başka yer yok. Ziyaret edebiliriz, ama henüz yerleşemeyiz. Beğenin veya beğenmeyin, şu anda Dünya sığınabileceğimiz tek yer.

Gökbilimin mütevazılaştırıcı ve kişilik kazandıran bir deneyim olduğu söylenir. Belki de insanın kibrinin ne kadar aptalca olduğunu bundan daha iyi gösteren bir fotoğraf yoktur. Bence, birbirimize daha iyi davranma sorumluluğumuzu vurguluyor, ve bu mavi noktaya, biricik yuvamıza.


*Soluk Mavi Nokta, Dünyanın Voyager 1 sondası tarafından rekor uzaklıktan çekilen bir fotoğrafı. Fotoğraf, dünyayı uzayın sonsuzluğu içinde tek başına gösterir.

"Soluk Mavi Nokta", Carl Sagan'ın bu fotoğraftan esinlenerek 1994'te yazdığı kitabının da adıdır. Fotoğraf, 2001 yılında space.com tarafından en iyi on uzay fotoğrafından biri seçilmiştir.




kartopu

14 yaşımdayken liseler giriş sınavı için bi dersaneye gidiyodum. dersanemizde tüm kızların hasta olduğu bi matematik öğretmeni vardı. ama eleman gerçekten yakışıklıydı. masmavi gözleri ve o zamanın modası dikapriyo tarzı ortadan ayrılmış sarı saçları ile biz esmer çoğunluk arasından kendini belli ediyordu gerçekten. tek kusuru konuşmasıydı. ağzını açtığı zaman, sesi o kadar inceydi ki sabah programlarındaki dertli yaşlı teyze performasını yakalayabiliyordu veya biz dersane erkekleri olarak ona gıcık olduğumuz için hatırımda böyle abartılı olarak kalmış da olablirdi. herneyse, gün geldi dersanemizin güzel bahçesine kar yağdı. neşeli öğretmenler ve biz öğrenciler bahçede kartopu oynamaya başladık. yakışıklı sarışında ordaydı genç öğretmen olarak. ama olay şuydu genç ve yakışıklı öğretmenimiz biz erkeklerin kartopu savaşına karşılık vermezken tüm güzel kızlara ''nihaha'' diye kibar kibar gülücükler dağıtarak eşlik etmiş, onlarla kartopuna tutuşmuştu. işte herşey buraya kadardı. o anda gözüm döndü. kızlarla sınıfta, kantinde olan tüm o gördüklerimi kabul edebilrdim ama burası artık bir savaş meydanıydı. üstüme düşeni yaptım ve yağan karın balkon altında kalmış, gün ışığı görmemekten buzlaşmış kısmınından kafam kadar bir parça kopardım, genç sarışın mavi gözlü öğretmenimizin arkasından gizlice yaklaşarak tüm o buz parçasını ensesine gömdüm ! o kadar büyük bir buz kitlesini ensesinde yiyen bu genç yakışıklı öğretmen sarsıldı ve 3-4 saniye kadar olayın ne olduğunu anlayamadı. sonra ona bu işi yapanın ben olduğumu anladı ve tüm o sempatik yakışıklı kimliğini geride bırakarak benim, 14 yaşında kendisinin kardeşi olacak küçüklükte bir çocuğun peşinden hırsla koşarak yaklaladı, beni karlara gömdü burnumdan kulaklarımdan genzimden kara batıdı. kızlar onu bu halde görselerdi kesin soğurlardı ama göremediler. işimi bitirmişti. ama yine olsa yine yapardım, ensesine buzu yemişti bi kere. tüm üstüm sırılsıklam erimiş buz da olsa eve dönerken mağrurdum, dersane erkekleri olarak ona mesajımızı vermiştim..


güvercin yavruları

son bir yıldır evimin tuvaletindeki boşluğa açılan camın ötesinden vik vik sesleri geliyor. ardından bir kuşun kanat çırpış sesleri. anladım ki kuşlar oraya yuva yapmışlar ve yavruları var. hava karardıktan sonra ne zaman tuvalete girsem ışığı yakmamla beraber ötüşmeye başlıyolar. tuvaletteki buzlu camdan vuran ışık onları da aydınlatıyor belli ki. ya uykudan uyandırıyroum onları ya da anneleri yiyecek bişey getirdi diye heycanlı bi şekilde tepki veriolar. onlara rahatsızlık verdiğim son derece açık. bende son bir yıldır onlar böyle bir anda yakılan ışıktan ürkmesinler diye küçük kitap okuma lambamla giriyorum tuvalete. bu durumda onların camına ışık gitmiyo rahatsız olmuyolar. uzun bi süreden sonra bu olay bende alışkanlık haline geldi. eskiden tuvalete girmeden hemen kapının sağındakii düğmeye elimi atar ışık yakardım hiç düşünmeden. artık bu alışkanlığım son buldu onun yerine her zaman aynı yerde duran küçük kitap okuma lambamı alıyorum. hatta arkadaşlarımda kaldığım zamanlarda bile sanki ışığı açmamam gerekiyomuş gibi davranıyorum. 1 yıldır belki 2. veya 3. nesil güvercin çıkıyo bizim ara boşluktan, onları en az rahatsız etmenin verdiği sevinç var bende arada vık vıklıyolar hem seviniyorum ordasınız büyüyosunuz diye hemde üzülüyorum rahatsız oluyosunuz belki bizim yarattığımız beton dünyaların arasında..


mecdiyeköy otobüsü veya hüzünlü bir die hard sendromu

bazıları der ki yeryüzünde cehennemi yaşamak için iki yol vardır: birincisi sıcak bir ağustos öğlesi mecidiyeköyde kalabalık arasında kalabalık bir bostancı otobüsü beklemek. diğeri ise tam da yeni başımdan geçen soğuk, yağmurlu ve kalabalık bir kış günü mecidiyeköyde kalabalık arasında kalabalık bir bostancı otobüsüne binmek. öyleki tüm gün tam randımanla çalışan pantalon paçaları eve dönüşte yediği yağmurdan garipleşir, ekşir. ayakkabının üstünde potlanma yapar orda birikir paçalar. elde eve götürülecek poşetle bir süre bekeldikten sonra bostancı otobüsüne atlanır. oturacak boş yer olmasada sorun değildir, ayakta yolcu yoktur ve hemen en arka iniş kapısının önündeki direğe dayanılır. oysaki saat, günün en kötü saati ''iş çıkışı, yollar kalabalıktır saati''dir. duraklardan üçer beşer toplanan yolcularla, ayaktaki haraket edebilme özgürlüğüm küçülmeye başlar. köprüye yaklaşırken artık içerde şov vardır ve dışarısı çok soğuk olsada bu kadar insan sayesinde içerisi ısınır camlar tamamen buğu olur. üstümdeki montu çıkarmak için de çok geçtir artık. ayakta yolculukta, mont çıkarıp tek eli o montu tutmaya zorunlu hale getirmek büyük bir kumardır. kimi zaman iki kolun ayakta kalmaya yetmeyeceği virajlarda ve kalabalık içinde bende mont dursun yük olmasın düşüncesiyle çıkarmamışımdır. camlar ve gözlüğüm buğu olduktan sonra artık koca montun içinde kendimi denizlerde yaşayan su minaresi gibi hissederim. nerde olduğumu bilmeden, görme yetimi kaybetmiş,terlemiş, sıkılmış bunalmışımdır. fakat beterin beteri vardır. köprü çıkışı durağı olan o kritik duraktan az yolcu binsin diye dua ederim. tam o anda şlak diye benim olduğum bölgenin kapısı, yani arka kapı açılır ve üstüme doğru birinin beresi yıllardır görmediğim önünde kocaman FİSCHER yazan beresiyle iki tane amca koşmaya başlar. şov mast go on diye binerler artık hacmen dolan otobüse. beresiz olan amca önümde kendine yer bulur. önüm dediğim ise benim burnum ile onun ensesinin arasının 2cm e kadar indiği alandır. otobüs artık anadolu yakasında seyrine devam ederken, ben sıkıntıdan amcanın ensesinden çıkıp kesilen kılların çıkma yerinin siyah noktalarını saymaktayımdır. tam o anda kötülerin kötüsü, iğrenç bir şey olur ve otobüs ani fren yapar. bu ani fren ile arada 2 cm olan benim burnum ile amcanı terli ensesi bir araya gelir. ve o anki nefesimde buram buram amca terli ensesi kokusu teneffüs ederim. ama öyle böyle değildir bu koku. tam bir erkek kokusu, hemde erkeğin ensesi kokusudur ki umarım düşmanımın başına gelmez, koklamaz onu. ölmeden mezara girmektir amca ensesinin kokusunu içine çekmek. o fren anı saliseler sürse de beynimin içinde oturan küçük adam o anlarda haaaaaayırrrr diye bağırdı bunu duyduğuma eminim. amca ensesi kokusundan kurtulmam bikaç dakikamı aldı tam emin olamıyorum, ve anladım ki benim ineceğim durağa azıcık bir zaman kalmış. hemen düğmeye bastım, kapı açılınca üstüme esen soğuk rüzgarla birlikte yeniden doğduğumu hissettim. amcanın ensesini geride bırakmıştım, kurtulmuştum ondan. suratıma çarpan havayı sevdim, yaşamak ne güzeldir bir daha anladım.


sarhoşken nasıl ağzımız kayıyosa bilgisayar başında da aynı şey gerçekleşiyor. yazılanlar aynı sarhoş ağızdan çıkan sözcükler gibi bozuk. örneğin:
naber yerine maber, olsa yerine osla en çok kullanılan sarhoşluk yanlışlarından.

uzun bir kışın siyah günleri

Mp3lerin kimisi

artık kasetlerin, cd lerin devri kapandı ya da ben kapadım yoksa kaset ve cd dinleyen bir sürü insan vardır eminim. kapadım ve herkes gibi mp3 e geçtim. işte bu mp3 dediğimiz şarkılarımızı bize dinleten şeylerin yüzde birinde filan, şarkının bir yerinde azıcık cızırt oluşur. böyle metalik bir ses, yarım saniyelik error sesi, cııt, kıııart gibi bi ses. (genelde çizik vcd lerde çok rastlanırdı buna.) işte bende pink floydu ilk mp3 olarak edindiğimden beri aynı klasörde 'time' şarkısının 03:30 uncu anında o zıaart sesini duyarım anlık olarak, ama yıllardır. bu yüzden o parçanın orasında bir zıart eksiği olduğu zaman çok garipsiyorum. sanki şarkının doğal melodisi eksik gibi geliyor orda burda dinlediğimde. bunun gibi bikaç şarkım daha var artık onları öyle sevdim, kabullendim. inanıyorum ki mp3 teknolojisi ile birlikte bu tarz anlık zırtlamalı şarkı dinleyen insanlar çoktur. bence bu böyledir, ama bana gelipte teknolojik deterministsin derseniz haklısınız derim o ayrı.


sevgili günlük !

sevgili günlük.. artık ben bu evde uyuyamıyorum, çok doğru. sana şöyle anlatıcam her sabah farklı farklı nedenlerden erken uyandırılıyorum. bir kaç aylık gözlemlerimden sonra ne gün ne oluyorda beni uyandırıyor sana anlatıcam sevgili günlük. pazartesileri 50 metre ötede pazar kuruluyor, buna lafım yok. ama pazar girişi kalabalığı yüzünden camımın önüne kadar trafik oluyor, herkes korna çalıyor sevgli günlük ! biri başlayınca diğerleri de çalmaya başlıyor, karga sürüsü gibiler. her pazartesi böyle uyanıyorum işte sevgli günlük.
salı günleri ise mahalleye çalgıcı geliyor sevgli günlük. salı ve çarşambaları bizim mahalleden geçiyor. akordeon çalıyor, hep aynı müziği çalıyor. en sevdiğim çalgıdan beni nefret ettirdi bunlar be sevgili günlük.
çarşambaları ise ya bu çalgıcılar uyandırıyor ya da civarda dolaşan enginar satıcısı. enginar diye bağırıyor sanki odamın içinden, kulağımın içinden. biliyorum sevgili günlük, biliyorum ki haberleşiyorlar, günleri bölüşüyorlar beni uyandırmak için ! birinin geldiği gün diğeri gelmiyor çünkü. hepsi bu oyunun içinde sevgili günlük. ah sende olmasan... perşembeleri üst katın temizlik günü günlük. kafama vura vura kullanıyorlar o elektrik süpürgesini, balkonda halıları dövüyolar benim güzel uykum bölünsün diye. cuma, cumartesi, pazar yakınlardaki parkta yürüyüş yapan yaşlı amcalar teyzeler bağıra çağıra konuşuyorlar be sevgili günlük, vietnam savaşında gibi hissediyorum kendimi. bunu bana hepsi bilerek yapıyor biliyorum. çalgıcı, enginarcı, üst kattakiler, spor yapan teyzeler amcalar. yakında buraları ansızın ateşe verip kaçmayı düşünüyorum sevgili günlük, rahatça uyuyabileceğim yerleri bulmak istiyorum, tabi seni de yanıma alıcam sevigili günlük, sensiz olur mu be sevgili günlük !


sivrisinek macerası içindeyim

bu kış günlerinde odamda yazdan kalma bir sivrisinek yaşıyo. çok akıllı bi şey ama, diğerleri gibi değil. ne kulağımda vızıldıyo ne monitöre konuyo. gece ben yatınca rahatsız etmeden geliyo işini görüp gidiyo namussuz. bende takdir ediyorum, öldürmüyorum onu. besliyorum kanımla canımla. uzaktan uzağa kesiyorum bazen, en ulaşılmaz tavan diplerine konuyo, tam bir görev adamı. hatta isim mi versem ona acaba.


elektrik kesintisi

ne zamandır şöyle hallice bir elektrik kesintisi olmadı. oysa ne güzel derdik o anlarda eskiden bu insanlar nasıl yaşıyormuş diye elektriksiz, sıkılmıyolar mıymış. ne güzel de empatik olurduk eski insanları düşünüp öyle.


boş koltuğa oturabilme şeysi duygusu

dolu otobüslerde boşalan koltuğa hamle yapanların suratlarına karşı 'yine kaptın yeri köftehor' demek istiyorum, böyle bir ruh hali içine giriyorum o anlarda.