yadigar, ünal, aydın ağabeyler


bu adamların ismini az kişi bilse de fotoğraflarını görünce hemen herkes tanır onları. evde televizyonu olup da onları filmlerini izlememiş bir kişi yoktur. 70'li 80'li yıllarda özellikle kemal sunal filmlerinde yan rol oyuncusu, ''iri'', ''kaba'' ve ''adamın kemiklerini kıran'' yadigar ejder ve ünal gürel. kemal sunal bu dev adamları türlü oyunlarla alt eder, onlar da hem sinirli hem de hafif kıt halleriyle bizleri güldürürlerdi. bence işin zor tarafı onlara kalıyordu. kocaman bir adam olmak ve alt edilen tarafı oynamak.
 


yadigar abinin oynadığı film sayısı 100ü geçmiştir. ev kirasını ödeyemediği için evinden çıkarılmış, geceyi geçirmek için taksim parkına gitmiş, bir bankın üzerinde donarak ölmüştür. aslında öldürülmüştür. hem de bu olay uzak bir tarihte değil 1992de olmuştur. yani götü osuruklu recep eğlencelerinin, mehmet ali sapkın-garip-komedisinin, vatan sevgisinin garip bir şekilde enjekte edildiği 3. sınıf komedi filmlerinin, çılgın dersanelerin, desterelerin, bir garip yozlaşmış, uzaklaşmış yeni sinema olmayan sinemanın yalnızca 10-15 yıl uzağında olmuştur. terazinin bu denli bozuk olması şaşırtıcı değil aslında. 1990 öncesi komedi filmeri halkın dertlerini yansıtır, protest bir tavır takınırdı: 1950'lerden itibaren yaşanan köyden kente göç çoğu filmde incelendi. kırsalın şehre yabancılaşması inceden inceye güldüre güldüre verildi. köy ağalarına şehir kabadayılarına karşı sonunda kazanan hep sıradan vatandaş oldu. küçük esnafın hayatı yansıtıldı, sokağımızda olan biten ''gerçek''ler anlatıldı. çöpçülerin kral olabileceğini kimse bilmezdi. ardından 80'lere gelindi. bu sefer köşe dönmecisi, deli bürokrasisi, kodaman devlet büyükleri, zamlar eleştirildi. halk delirdi çıplak vatandaş oldu sokaklarda koşturdu, kirasını ödeyemedi parklara çadırlar kurdu. 1985 yılında kdv geldi, ardından kdv şaban.




bu eleştirisel bakış her şeyin garipleştiği 2000'lerde yerini tam ters olarak temelden bozuk, kalitesiz, zenginlik özentisi ne şiş yansın ne kebap durumuna soktu. önceki dönem gibi artık kazanan sıradan vatandaş değildi, bu kesindi. yukarda sayılan tüm bizliğe karşı bu sefer komedi filmleri görmediklerimizin hayatını taşıdı. lüksün içinde osuran adamlara güldürdü, milliyetçilik ve dinciliği de işin içine sokup bir model yarattı. bu model ile lise öğrencileriyle doldurduğu sinema salonlarında kendi propagandasını yaptı, yapıyor. yadigar abi ev kirasını ödeyemeyip evinden olurken aynı topraklardan çıkan başka biri ucuz kelime esprileriyle, osuruklarıyla 100 tane ev alacak kadar kazanıyor. bu da sanat, sinema oluyor.

insanların içi acıyor mu bilmiyorum ama yadigar ejder, aydın babaoğlu, sami hazinses gibi çoğu emektarın ya sokağa ya huzurevine atılan hayatlarının onda biri kadar çabalamadan onların tahtına çıkan bu götü boklu, ağzı tükürüklü yeni sinema ağalarını görünce olmuyor işte diyorum. olmuyor, bu ülkede diğer birçok şey olmadığı gibi sinemanın büyüsü de osuruklar, kusmuklar altında boğuluyor.

son duyumlara göre emekliliğin tadını çıkaran süper kahramanlardan flash gordon bayraklı mahallesi muhtar adayı olacakmış. küçüklüğünden beri hep muhtar olmak istediğini söyleyen gordon sözlerini ''sonunda içimde kalan bu aşkı sevgili bayraklı ahalisinin desteği ile yaşayacağıma ve onlara layık olacağıma inanıyorum'' diye bitirdi.


kaptan amerika ise milliyetçi hareketin yükselen değeri olacağını vurgulamış. milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günlerde tek bayrak-tek tayt formülü ile yola çıkan kaptan amerika oldukça iddalı.

bbg st. petersburg

lginç bir rüya gördüm. rüyamda biri bizi gözetliyor yarışması 19. yy.'ın ortalarında st. petersburgda yapılıyordu. devamı ise şöyleydi:
-ilk gün yarışmacılar büyük bir heyecan içinde avludan bbg evine doğru birer birer alınıyorlardı. İçeri ilk olarak 4. dereceden devlet memuru piyotr nicic girmişti. yassı ve küçük bir burnu olan, yer yer kırlaşmış saçlarını ve ağlamaklı ifadesini gören bu adam çok acı çekmiş derdi. oysa ki piyotr nicic eğlencesine düşkün, son derece savurgan bir adamdı. haftasonları dairedeki arkadaşlarıyla partiler verir, kırmızı şarabı çok severdi. maddi durumu ne çok iyi ne de çok kötüydü, şarap kadehi dolduğu sürece onun için her şey güzeldi.

-piyotr nicic'in ardından eve çiçiforko girmişti. çiçiforko yoksul bir ailenin en küçük oğluydu. diğer iki abisi gibi erken yaşta çalışmaya başlamış fakat sonraları şansı yaver gitmiş, biriktirdiği parasıyla üniversiteye girebilmişti. üniversitede fransız eserleri çevirerek para kazanmaya çalışan bu genç adam şaşılacak derece atletik ve girişkendi. tuttuğunu koparırdı.

-iki adamın ardından avluda beliren aksinya potic alımlı bir kırmızı elbise giymişti. 40 yaşını deviren bu dilberi gören en fazla 30 derdi. hayattan zevk almasını bilen, eğlenceye düşkün bir kadındı. katıldığı partilerde erkeklerin bakışları hep üzerinde olurdu aksinya potic'in. onlarla bir yavru kedi gibi oynar, en ummadıkları zamanda ortada bırakırdı. bu kadının ruhuna şeytan eli değmişti.

-ardından eve yarışmanın ilk yabancısı alman aristokrat ve maceraseverliği ile tanınan baron şöhlenberg girmişti. ladoga gölünün kıyısında on yıl önce aldığı çiftliği ile ihtiyarlık zamanları çok ilgilenir, yılın 6 ayını çok sevdiği çiftliğinde geçirirdi baron. yarışmaya katılma kararı üzerine kibirli karısı baygınlıklar geçirmiş, ne yaptıysa maceraperest baronu caydıramamıştı.

-baronun ardından eve giren alyoşa bir açşı yamağı idi. henüz 20li yaşlarında olan alyoşa'nın suratına bakan saf, meleklere özgü bir masumluk bulurdu. incecik sesi, çıtkırıldım halleri ile insan ona hem acır hem de severdi. büyük bir konakta 2 göbektir aşçılık yapan ailesinin yanında huzurlu ve gösterişsiz bir hayat süren genç kadın yarışmaya katılıp hayatının aşkını bulacağını düşünüyordu.

-içeri son olarak yakışıklı bir fransız olan de griers girdi. yılın birkaç ayı rusyada, birkaç ay almanyada veya italya'da olan çapkın ve hovarda de griers hayatı yaşamasını bilenlerdendi. kumar tutkusu ve dillere destan şansı onu avrupada ünlendirmişti bile diyebiliriz. uzun saçları, sivri çenesi ve keskin bakışlarıyla zengin soylu ailelerin kızlarını kendine aşık edip kumar oynamak bu adamın elinden gelen en iyi şeydi.

-herkesin eve girmesiyle piyotr nicic, baron şöhlenberg ve aksinya potic kahyalarının yarışmada yanlarında olamamasından dolayı büyük sıkıntı çektiler. yemek sırası kendilerine gelince mızmızlandılar fakat büyük ödül için yarışmaya devam etmeleri gerekiyordu. diğerleri için zaten değişen birşey yoktu aksine çiçiforko sefil evinden bu sıcacık prodüksiyon evine gelidği için mutluydu. üstelik gün geçtikçe halk desteğini de arkasına alıyordu.

evde kavgalar da olmuyor değildi, de griers'in vurdumduymazlığı piyotr nocic'i sinirlendiriyor, arkasından olur olmaz konuşup ''ne olacak kendini beğenmiş klasik bir fransız'' diyordu onun için. de griers ise oralı olmuyor bakışlarını aksinya poticin üstünden alamıyordu.

-bir sabah aksinya poticin kendi yemek sırası için hazırladığı tatlı alabalık yanınca kokusu neredeyse 10 verste yayılmış bunu duyan alyoşa aşçılık meziyetlerini göstererek aksinya potice yardım etmişti. bunu gururuna yediremeyen aksinya ise ''ne olacak, yalnızca yemek yapmaktan anlayan bayağı bir köylü'' diye alyoşanın kalbini kırmış, alyoşa bunun üzerine oylarını yükseltmişti.

-hep beraber yedikleri tatlı alabalık, dağ çileği ve meşe şarabının ardından piposunu yakan piyotr nicic, çiçiforko ile poker hakkında konuşuyor, de griers aksinya potic'i övgülere boğuyordu. baron şöhlenberg ise ilk görüşte kanının kaynadığı güzel alyoşaya piyano başında ders veriyordu.

-tüm bu güzel manzara rus general ludovksi'nin kaybolan çarlık otoritesini yeniden sağlamak içün yönetime le koymasıyla bir anda kesilmiş, bbg petersburg yayından kaldırılmıştı.

futbolcuyum bug'ı

çoğumuz bir süre eğitim sistemimizin olmazsa olmazı dersanelere bulaşıyoruz ister istemez. dersane zamanı ise özgürlüğün ne kadar güzel olduğu anlaşılıyor iyiyice. çünkü sıkı bir denetim ve baskı var. özellikle son saatler erken çıkmanın değeri öyle büyük oluyordu ki bazen. işte bu durumlarda benim kullandığım ve 3 dersanenin 2sinde rahat, birince zorlukla işe yaramış yöntemden bahsedicem. öncelikle bu yalan eğer dersanenin haşarı ve tanınanı rolüne girmediyseniz işe yarayacaktır. diğer durumda inandırıcılığınızı kaybedeceksiniz. sınıfın çok sesi çıkan, espri makinası, hocalarla hep laf yarıştıran, seven sevilen adamı olmamak lazım. ikinci olarak futbolcu olduğunuzu söylediğiniz yalan üzerine sizi dışarı salacak adam soru soracaktır. önceden kulüp adı, antreman-maç sıklığı ve mevki seçin kendinize. benim kulübüm göztepe gençlikti. orta sahada göbekte oynuyodum. ve genelde antremanları ayarlayabilsem bile maç olduğu günler erken çıkmalıydım. yani iyi niyetliydim antreamnımı yakıyodum istikbalim için. çok işe yaradı bu yalan. buna karşı tanınan ve dersane hocalarının takıldığı eleman olsaydım hiç bi yalanımı yutmayacaklardı. bu şekilde erken çıkmak büyük bir haz veriyor insana, hem de arada hoca maçlar nasıl, kaçıncısınız diye sorunca evde oynadığım menajerlik oyunundaki durumu söylüyordum, eğleniyordum. bu işteki tek sıkıntı eve, veliye sormaları. onu da bi şekilde abi- abla kuzen ile çözmek lazım.



70'leri seviyoruz


sinebeşe çok kırgınım

televizyonun televizyon olduğu zamanlar bu ibneler oraya da ayrımcılığı taşıdılar. oysa ki televizyon antenle çalışan standart bişeydi, televizyon yayını havada dolaşırdı bedavadan, su gibi hava gibi. her şey ortak ve eşitti. burdan ilk sinebeş yönetimine sesleniyorum: değer miydi abilerim böylesine büyülü bir kutuyu para için bozmaya. ilk 5 dakikadan sonra ''paranız yok lan sizin, kapıyorum'' diye suratımıza bozuk görüntü vurmaya. bari ayrı bi sistem olaydı da hiç görüntü olmasaydı. sizin yüzünüzden şok tarafından kandırıldık deodorantla dekod etmeye çalıştık ekranımızı. bak şimdi çükten bi kanal oldunuz çıktınız. nooldu onca şatafat, onca dekoder? vebaliniz çok büyük lan, çok kalp kırdınız. büyüyünce çok zengin olcam sinebeşi satın alcam sonra kapıcam.

b planına geçiyoruz

yeni yıl ile usulca giydirilen zamlar ile kıpkırmızı tuborgumun 3.40, tombul şişeciğimin de 2.60 olduğunu öğrendikten sonra artık bu ülkede normal yollardan çalışıp didinmek, zamlara yetişebilmek için emeğimi o kapı bu kapı pazarlamaya çalışmak istemiyorum. bu yüzden uzunca bir süredir düşündüğüm çok gizli planımı devreye sokmaya karar verdim. amacım küçük bir dünyayı ele geçirme olayı. fakat tüm dünya değil, daha küçük çapta. bu iş için 2 tane daha ortağa ihtiyacım var çünkü masraflar 3e bölüşülünce rahatlıcam. öncelikle bu çok gizli faaliyetimizi sürdürmek için gözlerden uzak, izbe bir apartman dairesi kiralancak. kadıköyde bikaç yer baktım bugün, elektriği suyu bide internetiyle 3kişi tutuldu mu adam başı 500lira gibi bişey. ama kazanacağımız şey için değer! bunun yanında dünyayı ele geçirme faaliyetim için çok gelişmiş bilgisayarlara da ihtiyacımız olcak. bu yüzden gelen yanına kasasını da alcak, çift çekirdekli filan olursa yararımıza, bende fazladan 15 inç monitör var taşıyamam derse biri. bunu da hallettikten sonra işin en zorlu kısmı bi şekilde üç tane roket ayarlayıp bunları londra, paris ve los encılısa doğrultmak. (bu detayı daha sonra konuşcaz*) ondan sonrası çocuk oyuncağı, ingiltere, fransa ve amerika hükümetlerine internet üzerinden ulaşıp şantaj yapıcaz. hayatımızın sonuna kadar adam başı 3000 lira maaş + ssk primlerimiz. taleplerimiz düşük olduğu için bu yabancı hükümetler bizle direk pazarlık edecekler.  son olarak herkes yanında iki çift siyah çorap, iki çift iç çamaşırı, siyah pantolon ve gömlek getircek. may the force be with you!

* e-bay'de satılan 18 megatonluk nükleer başlık olabilir: 


2015



mart mcfly ın 2015i bize göstermesi üzerine her sene o tarihe yaklaşmak, yaklaşıldığı hale hala elle tutulur bi uçan arabamızın, kendi kendine küçülen ceketimizin ve hovırkraftımızın olmaması beni endişelere sokuyor. artık takvimler 2010u gösteriyor, 5 sene kaldı diyorum. artık belediye mi el atçak birleşmiş milletler mi bilemiyorum. ayıptır 2010 geldi hala herşey yerde. kadıköye meydana iniyorum boğa heykeli yerde hala barbar toplumlar gibi. şunun ayağını yerden kesin havada süzülsün. efendime söyliyeyim uçan metrobüsüydü, otobüsüydü. 2010a geldiysek bunlar şart. tabi hep kötülemek olmaz bunların dışında gelecek olayını kablosuz klavye-mouse ve el çırpınca yanan ışıklarla yakaladık. onlara lafım yok ama şu yerden kesilsek ve en önemlisi hizmet sektörüne robotuydu androidiydi soksak herşey çiçek gibi olacak.




ahbap

yabancı filmlerin türkçe altyazılarında dude'ü ahbap olarak çevirirlerdi hep. fakat son dönemde ahbap yerine kanka'yı tercih eden çeviriler artmaya başladı. ahbap halk arasında pek tercih edilmeyen ama güzel ve ahenk bir kelime bence. sanki üstad gibi o da öyle. ahbap yerine kanka'nın kullanılması aynen 50'li 60'lı yıllardaki güzelliğin, sadeliğin ve güvenin 2binlerde yerini çirkinliğe, abartıya ve güvensizliğe bırakması gibi. ''ahbap'' ne kadar içten ve güvenilirse ''kanka'' bir o kadar yüzümüze gülüp arkadan bıçaklıyor.

martin mystere ve uğur dündar


uğur ve martin ağabeylerin birbirlerine benzerlikleri şaşırtıcı derecede. ikisi de abimizdir, başımızın tacıdır. hem tipleri hem tarzları benzer. ikisi de macerayı sever bir kere. martin abinin dünyada gezmediği yer aydınlatmadığı gizem kalmamıştır. uğur abi ise kaçırılan gemilerden türlü özel haberlere kadar kendisinin de ne kadar macerasever olduğunu göstermiştir, gizemleri çözmesini bilmiştir. uğur abinin bir javası eksiktir yanında. yarın bir gün bir neandertal bulunursa uğur abiye kıyak olsun diye ona verilmelidir bu neandertal.

ülkem var!


nisan ayında pitcairn adalarından bahsetmiştim, nüfusu 46 olan ingiltereye bağlı ülke. bence pitcairn adalarının en yakın dostu ve müttefiki sealand olmalı. sealand'den bahsetmek gerekirse 1967'de ingiliz ordusundan eski binbaşı roy bates bir gün sinirli bir şekilde eve gelip hanımına ''topla pılı pırtıyı, çocukları kendi ülkemizi kurcaz'' diyor. bunun üzerine yükte hafif pahada ağır şeylerini alarak britanyadan 10km açıkta denizin üzerine kurulmuş bir platformda kendi ülkesini kuruyor roy abi. kendini prens ilan ettikten sonra 1974'de kendi anayasasını, bayrağını, milli marşını, kraliyet simgesini ve parasını oluşturuyor. çok takdir ediyorum devletlümü, haşmetmeabımı. sen git yüzyıllardır maddi manevi sömürgecilik yapan ingilizlerin dibinde ülkeni kur, sonrada taşak geçer gibi prens ol. ha birde bir amerikan dolarını bir sealand dolarına eşitleyerek amerikaya da ayar ver. 




benim aklıma waterworld filmini getiriyor ülkenin görüntüsü.
ayrıca sadece £29.99a bu ülke tarafından lord, leydi, baron filan olabiliyorsunuz.
2007'de ise 10 milyon sterline satılığa çıkarıldı.
http://www.sealandgov.org/



nikos kazancakis'in mezarı girit'in en yüksek tepesinde. ve üstünde şunlar yazıyor:

hiç bir şey ummuyorum, 
hiç bir şeyden korkmuyorum,
özgürüm.

albayım




eğer uzaylılar dünyayı gözlemliyorlarsa nevada çölüne yapılan devasa kfc logosundaki tonton amcamız, albayımız harland sandersi dünyanın en taşaklı adamı olarak tanıyacaklar. adam köy alanı kadar yere gülen suratını yapıştırıyor çünkü. biz bi dikili ağacımız yok deriz albay uzaya reklam yapıyor.
albay harland için son sözler pir sultan abdal'dan gelsin:

hü dedem çağırdım gerçek erlere
pirim var n'eyleyim dünya malını
çünkü varacağım kara yerlerdir
ölüm var n'eyleyim dünya malını

koşmak

yolda yürürken koşan çocuğu gördüm bugün. 6-7 yaşlık dönemde bir yerlere koşarak gidilir. neden koşuyoruz o yaşlarda bilemiyorum hiç. bende o yaşları koşarak geçirdim. 200 metre ötede oturan ananeme yürümez koşardım hiç durmadan. her seferinde annem arkamdan ''koşmadan git'', ananemde karşılarken ''neden koştun ter içindesin'' derdi aldırmazdım. bakkala markete hep koştum, bizden sonraki nesillerde koşuyor hala anlayamıyorum. biz büyüynce koşmayı unuttuk, en son ne zaman koştum hatırlamıyorum. ilk markete gidişimde koşucam ama eski güzel günlerdeki gibi.

insert coin to continue



yeni keşfettiğim değişik bi grup tanıtmak isterim. nasıl ki futbolcular kariyerlerine başladıkları ilk kulüplerini unutmazlarsa, gönülleri oradaysa bizim de atari çocuğu olarak gönlümüz atari salonlarındadır. neden böyle bişey dedim çünkü tavsiye edeceğim grup eski oyunların theme lerinden kavırlar yapıp bize sunuyor. isimleri de pek çekici: 'insert coin to continue'. her atari salonu severin, her emulator severin beynine kazınmış cümle. myspace sayfalarında castlevania'dan super mario'dan warcraft 2'den filan kavırlar var.


http://www.myspace.com/insertcointocontinue

otobüsün açılmaz camı altında oturmak

otobüsün açılmayan o camı altında oturmak gerçekten şanssızlıktır. otobüste, minibüste bazı seçilmiş camlar vardır ve onlar asla açılmazlar. itersin kakarsın, damarların çıkana kadar zorlasan da açılmaz onlar. bostancı-kadıköy otobüsündeydim. içersi çok kalabalık, temiz hava tükenmiş. dışarısı kış olduğu için biz kalınınz ama otobüs içi kapalı camlardan sıcacık. o kazaklarımızla terlemeden durmamız imkansız. camlar açılmalı. ama çoğu kapalı. bana yakın olan için bir amcadan rica ettim açalım diye. nerden bilirdim açılmaz cam olduğunu. otobüsün ilginç bir olayı var. içerde sessizlik olduğundan biri ağzını açarsa güruh olarak onu dinliyoruz. o an yolculuğun rutininden kurtulmak için yanımızın konuşmasına kulak misafirliği etmek daha ötesi tanışmayan insanların birbirine ricası veya tartışması otobüs için az rastlanır bi şans, güzellik. bende rica ettim amcaya camı açsak, havasız oldu diye. o anda tüm gözler 60larındaki çelimsiz amcaya döndü. camı açmak için şekilden şekile girdi, tüm enerjisini ortaya koydu. fakat açamadı. otobüste herkes onun camı açma çabasını ilzerken, bende onu böylesine bir ateşe attığım için daha gergin şekilde camın açılmasını diliyordum. belki 30 saniye kadar çabaladı, hırslandı açamadı. bana da ''açılmıyor'' dedi. çabaları için bende ''teşekkürler'' dedim.


eve servis

reklam vermenin türlü yolları var. en bilinmeden verileni ise evinize dönerken yolda bir başkasının verdiği yemek siparişini ileten fast foodçunun bina önüne park edilmiş motorunu görmek. ben kaçıyorum onlar geliyor yahu. bizim sokak ne hastaymış fest fuda, abura cubura. her eve dönüşte mekdanıldsı dominosu bir bina önünde hep o an servis eden elemanın motorsikleti duruyor, içinden kokular geliyor. o arkadaki bölmeyi açıp yiyip yiyip kaçıcam motorlardan nefsim için. göz hakkıdır.


zamfir


gitarı konuştururlar, davul filan çalarken kendinden geçerler. ama bakınız abime. nasıl kaptırmış kendini, pan flüt konuşturuyor o da. (gheorge zamfir)

takım elbise ve beyaz spor ayakkabılı amca kulübü

bugün yine gördüm onlardan. üstlerinde temiz bir takım elbise altlarında ise spor ayakkabı vardı. genelde beyaz spor ayakkabı kullanıyor bu yaşlı amcalar. zaten yaşlı amcaların kullandığı spor ayakkabılar başlı başına ilgi odağı. hep farklı olmuştur onlar, daha mı büyük, daha mı değişik renklerdeler bilemiyorum. yalnızca daha farklılar. ama biliyorum ki eskiden o takım elbisenin altında o spor ayakkabı yoktu. yaşlılıkla birlikte ayaklar bacaklar yorulmasın diye son on - on beş yıldır konuklar takım elbisenin altına. bu amcaları görmek isterseniz ziraat bankasının bankamatik kuyruklarına veya halk ekmek satış noktalarına gitmelisiniz. ve kesin olan şu ki takım elbiseli ve altında spor ayakkabılı yaşlı amcamız o haliyle çok tatlıdır, candır. pıtı pıtı yürür gider.


filmlerdeki küçük çocuk olgunluğu

dün vasat bir film izledim. genelde bilimkurgu filmlerinde özellikle dünyanın sonu veya felaketlerde yaşı 8-9 olan küçük veletlere bişeyler oluyor. tüm yetişkinler kontrolü kaybederken bu 8-9 yaşındaki çocuğumuz gayet sakin ve yaşından hiç beklenmeyecek derecede mantıklı cevaplar, kararlar verir. babası orda dünyayı kurtarmak için göt atarken çocuk ona laf sokar, alınır, triplerden tirplere koşar. bozar yani koskoca adamları kadınları. ulan eşşoğlu dünyanın sonu diyoruz sırası mı şimdi babaya anneye siz beni sevmiyosunuz, dünyanın en mutsuz çocuğu benim tripleri. yeri gelir kaçar gider o hengamede adam bide çocukla uğraşır. holivuudçularda bayılıyorlar böyle tribal ve bilmiş çocuk koymaya senaryoya. filmi bırakıp o küçük piçlere hiddetleniyorum. bazı durumlarda 15lik ergenlerde hep arıza oluyorlar fakat yine onu ergen sinirine veriyorum. 8-9 luk çocukların durumu saçmalık ama. bu tür küçük piçlerin olduğu filmler ise: The Day the Earth Stood Still (2008), Knowing (2009), War of the Worlds (2005) daha sürdürebilirz ilk anda aklıma gelenler bunlar. ordaki çocukların hepsini bir araya koyup dövmek istiyoruz.


baban koskoca nikolas keyç, hala kollarını kavuşturmuş adamın sinirini bozuyorsun. adam dünyanın kaderiyle mi uğraşacak seni mi eylicek. çok prim veriyolar bu küçük piçlere.




and now we rise and we are everywhere



tüm şehrin kalabalıklığına karşı otobüste evinize dönerken nick drake dinlerseniz herşeyden uzaklaştırır sizi. yağmurlu ve havanın kapalı olduğu ev günlerinde, sıkıcı ve yalnız akşamlarda dinlersiniz kurtarır sizi. kendi kabunuğuza çekilmek isterseniz tek eşlikçi nick drake dir. bugün intiharı üzerinden 35 yıl geçti. 1974 üzerinden 35 yıl geçti. bugün yine ''a skin too few'' izlendi, ''day is done'' dinlendi. ağlamaklı olundu dünyaya gelmiş en başarılı en utangaç en bizden müzisyen için. dünyanın gördüğü güzel insanlardan biri için, onun için kırmızı tuborg içildi saygıyla, keyifle. mezarının, evinin fotoğraflarına bakıldı. hem mutlu hem üzüntülü bolca melankolik bir gün bugün her 25 kasım gibi. seni seviyoruz nick drake.



''and now we rise and we are everywhere''

ne zaman canım sıkılsa

ne zaman canım sıkılsa en yakın arkadaşımın e-mailini alakasız sitelerin meyil list'lerine eklerim. bir gelenek oldu bu artık benim için. bir rahatlama sağlıyor bu yöntem. uzun zamandır bu işin içindeyim. genelde müzik gruplarının mail listlerine eklemenin yanında en ölümcülü olan sex shop listlerine de eklediğim oldu. on yıla kalmaz arkadaşımın e-maili çökecek gibime geliyor. hatta ona söyledim bile. o ise pek önemsemedi, bu işte ne kadar yaratıcı ve istekli olduğumdan haberi yok daha.

biriyle msn aracılığı ile konuşup ona gittiğinizde arkadaşınızın ekranında kendinizle konuşulmuş msn pencersinin açık kalması ve onu görmeniz çok tarifsiz duygular uyandırıyor. sizin alttaki resminiz üste çıkmış bi yabancı gibi, hep bakar biraz şaşırırm buna. ben sanki ben değilim gibi gelir, sanki yazsam karşı taraftan cevap gelecek gibi, japon korku filmi gibi.

evlik kıyafet rehberi

o değilde artık ''evlik kıyafetler'' konusunda sınırları aşıyorum. kıyafetler ikiye ayrılır: bir dışarda tanımadığımız veya enseye tokat yakınlığında olmadığımız insanlar içine çıkarken giydiklerimiz, daha düzenli daha yeni olanlar. ikincisi -ki onları çok daha fazla severim- evde giydiğimiz eski ama rahat şeyler. ikinci kategoridekiler tamamen sizin yaratıcılığınza kalmıştır. örneğin ben bir altlığımı (altlık diyorum çünkü pijama, şort ve bermuda karışımı, uzayıp kısalabiliyor, çok esnek) on yıldır giyiyorum! benimle büyüdü o altlık, her yere esneyebilir. çok fazla giymekten inceldi zaten bi görseniz tüy gibi, rahatçacık bişeydir o. bu dünyada bir eşi daha yok. altımızı hallettikten sonra üst kısma geçtiğimizde alt giysiler genelde daha özelken tişörtler hakkında genelleme yapmak daha kolay oluyor. genelde eskiden dışarda giyilmiş sonra deforme olup yüzüne bakılmamış ve ev tşörtlüğüne düşmüş yadigar tişörtleri görüyoruz bu grupta. çoğunlukla 90ların fırtına tişörtleri olan nofear, loft, bodrum hatırası çizimliler ve looney tunes karakterliler oluşturuyor bu grubu. alt ve üstümüzü giydikten sonra ev kıyafetlerinin olmazsa olmazı delik ve söküklere geçebiliriz. altlığımızın kıç kısmı mutlaka delik olmalı. zaten ev kıyafetinin kaderi ilk giden ağ kısmıdır. bir aya göt kısmının delineceğini garantidir. dizlerdeki açılmalar ve genleşmelerde(diz yeri) gayet normaldir, korkulacak bi durum yoktur. aksine bu delikler içerdeki hava akışını sağladğı için dışardaki kıyafetlerle yaşanılamayacak bir lüksü barındırır. tişörtlerde ise tercihimiz koltuk altı delikleri ve boyun kısmı sökükleridir. aynı şekilde rahatlama sağlayacaklardır. artık evde rahat rahat takılmaya hazırız, kapı çalınca da hiç endişeye lüzum yok nasıl olsa 'ev hali'.



ah küçük enrico, şimdi ne yiyor ne içiyorsun seni memnuniyetsiz küçük piç?

geleneksel kep atma törenleri üzerine

kep atma törenlerinin hastasıyım. okul olarak kimse o gün kadar görünüşüyle akademik olmamıştır. onun dışında yalnızca internetten akademik takvime bakarken yakalıyoruz akademikleşmeyi. dört yıl liseden bozma sınıflarda, not not diye hocalara yalaklanan çalışkan kızları gördükten sonra benim tüm akademikliğim gitmişti. bişeyler öğrenmeye değil, 100 üzerinden belli bir puana ulaşmayı amaçlar olmuştum. bir öğrenci belgesi almak için türlü bıyıklı adamın karşısında sigaralı, çaylı odalarda mühür ve imza bekler olmuştum. bir şekilde bu yıllar geçip okul biterken kep filan fırlatılacağını duydum. yine ülke içinde kimi yerlerde karşımıza çıkan o uydurma, insanı bir role sokuşturma çabası. o ne yahu. 18.yy floransasında belki üniversitelerde keple cüppeyle dolaşıyorlardı ama biz okula anne işi atkı, kadife pantolonla gidiyorduk. bunlara rağmen okul biterken yok cüppe yok kep ha. havan kime diye sorarlar yahu. kışın kalorifer yanmaz, bıyıklı öğrenci işleri yerinde durmaz üstüne birde keple süslü bir şov yapalım bu yılların. çok komik ulan. yerim geleneğini göreneğini zaten 100 lira depozit istiyorlar, riskine değmez bi yalanı yaşamak için.

“… güçsüzlük muhteşem bir şeydir
ve güç hiçbir şey.
insan doğduğunda güçsüz ve uysaldır,
öldüğünde ise katı ve duyarsız.
bir ağaç büyürken hassas ve esnektir,
ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür.
sertlik ve güç ölümün refakatçisidirler.
uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışavurumlarıdır.
çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanamaz”


Lao Tzu

her takımın taraftarı

istanbulun ortasında ergenlik geçiren biri ne kadar kaçarsa kaçsın beşiktaş-fenerbahçe-galatasaray şeytan üçgeni içine düşer hemde erkekse. diğer şehirlerde olsaydık bu çatışmayı bu kadar net hissedemezdik. bir saat içinde fenerbahçe yoğun kadıköyden beşiktaşa ordan galtasaray mecidiyeköyüne geçmek olası çünkü. konyasporlunun adanaspora böyle bir yakınlığı yok lig içinde. bu kadar küçük coğrafyada bu kadar ezeli takımların olması istanbulda yaşayanlar için ailesinin ve arkadaş çevresinin bu üç takıma dağılması anlamına geliyor. bizim çekirdek aile oldum olası fanatik değildir. bizi hep akrabalar bozdu, özellikle beni. ilkokula adımımı atınca kuzenlerden bazıları fenerbahçe, dayım beşiktaş, diğer kuzenlerim ise galatasaray propagandası yapar oldular. onlara geleneksel bir görev yüklenmişti, kan bağın olan genç akrabanı kendi takımına kat. kutsal bir emir gibi. öyleki sülaledeki en küçük erkek olarak beni kazanmaları gerekiyordu kendi camialarına. benimde artık bir takım tutacak yaşım gelmişti. ilkel kabilelerdeki erkekliğe adım gibi bir takımı seçmem gerekiyordu. fakat çok kararsızdım. babam galatasaraylı, annem beşiktaşlı, anne kuzenlerim fenerbahçeli, baba kuzenlerim galatasaraylı, dayım (ki dayı faktörü 2x dir) beşiktaşlıydı. liseye gidene kadar her biri kendi takımının forması, kaşkolü beresiyle geldi bizim eve, kandırmaya çalıştı çeşitli materyallerle. galatasaraylı akraba gelince fener formasını, beşiktaşlı li gelince galtasaray beresini, fenerbahçeli gelince daha önce hangi takım malzemesi duruyorsa onu saklar olmuştum. liseye gelene kadar 6 yıllık süreci gollum gibi git-gellerle, kararsızlıklarla, saklambaçlarla geçirdim. lise ise sınıftaki erkeklerle çoğunlukla futbol konuştukları bir yer olduğu için kesin kararımı vermiştim, biraz beşiktaşlı olacaktım. sıra arkadaşlarım ise yine kaderin bir oyunu olarak gassaray ve fenerliydi. bir yandan ise yavaş yavaş anlıyordum hiç bir zaman beşiktaş veya diğer takımları onlar kadar hararetli savunamyacaktım. olmuyordu işte. yavaştan kendimi bozmaya başladım. fenerbahçe maçlarına gittim beşiktaşa sövdüm, beşiktaş maçlarında ise gassaraya sövdüm. ben işin heyecanındaydım. şener şen in bir filmi vardır geçimini sağlamak için stad önlerinde takım ürünleri satar, yeri gelir her taraftara şov yapar en iyi takımı o tutardı. yanımda hangi taraftar çoğunluktaysa o takımın adamı oluveriyordum, tabansızdım bu konuda, pis bir ikiyüzlüydüm. hala da sürdürüyorum bu tavrımı. yanımdakilerin fanatikliğinden emiyorum, kendimce normalde hiç düşünmediğim futbol sorunlarını, futbol yorumlarını bir anda onların yanında hemde yanlı olarak açıyorum. çok pis bişey bu.

gulyabani


ne modern animasyon ürünü eli kanlı canavarlar, ne zombiler ne de bu yaşıma kadar gördüğüm diğer mahlukatlar ( rec filminin sonundaki şeyi ayrı tutuyorum). hiç biri bana süt kardeşlerdeki ''gulyabani''nin korkusunu yaşatamadı. küçük yaşlardaki korkak bünyemi sıçırttı gulyabani. o dönemlerden kalma ''ideal korkunç modeli'' de yarattı bir yandan. tüm yüksek çözünürlüklü bilgisayar yaratıkları yerine daha kaba ne olduğu belli olmayan plastik kalıp modeller daha korkutur. birbirinin kopyası bilgisayar canavarları değil, gulyabaniler istiyoruz. al süt kardeşlerden gulyabaniyi koy başrole, dünya korku filmi görsün.

çok büyük yaşlı amca kulağı

otobüste oturursam ön çaprazımın arkasına göz atarım. ön çaprazdakilerin en güzel görülür yeri kulaktır o açıdan. belki ayda iki veya üç o herşeyin anlamını yitirdiği sahne belirir ön çaprazımda ''çok büyük yaşlı amca kulağı''. dalıp gidersiniz o an. yaşlı amca kulağı biz doğmadan çok öncelerden beri yeryüzünde olduğu için yerçekimine yenilmiş uzamış, büyümüş, devleşmiştir. hipnoz olmak için müsait bir yapısı vardır, dışarıdan içeriye doğru kıvrıla kıvrıla küçülür. o kıvrımlara baka baka insan uzaklar gider. çok büyük yaşlı amca kulağı kıllıdır. kıl, tüy, saç ve kaş karışımıdır.amcanın kafasında ondan bağımsız bir organizma gibi heybetlidir. bostancıyı kadıköy, kadıköyü taksim, taksimi beylikdüzü edersiniz çok büyük yaşlı amca kulağına takılırsanız. bu dünyadan olduklarına inanmıyorum onların, bir vücut yaşlanıp tüm hatlar çöktükçe yalnızca kulak büyür güçlenir, kıllanır mı yahu. benjamin button gibi şerefsizim.


andoni zubizaretta

vikipedide efsanevi kaleci için şunlar yazıyor: ''Trabzonspor'la oynadığı maçta 'Türklerden gol yersem kaleciliği bırakırım' diyen ama 3 gol yediği halde kaleciliği bırakmayan file bekçisidir''

aba altından sopa gösteriyorlar zubizarettama. o dönem ispanyol basınının hiç mi suçu yok bunda? şöyle aslansın böyle kralsın diye öve öve adamı ne hale koymuşlar. adam bir ırk bana gol atamaz noktasına gelmiş. söylediğinin arkasında durmasa bile çocukluğumuzun en önemli kalecisidir zubizaretta. eski defterleri açmamak lazım, onu hep önü seyrelmiş saçlarıyla hatırlayacağız.



eski akrabaların zamanında super 8 kamera ile çektikleri 3 saatlik görüntüler geçti elime. bende onları derleyip belle and sebastian ile sundum. görüntüler 70'lerin son dönemlerinden.
küçük bir çocuk, bir düğün, akraba toplaşmaları, geçit töreni.

bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir

geçenlerde bir belgeselde taşakları mavi olan bir maymun türü gördüğümde çok şaşırdım. evet masmavilerdi. hatta sürü içindeki hiyerarşi taşağı en canlı maviden en az mavi olanlara doğru dikey bir şekildeydi. sürü lideri erkeğe başka bir maymun çatarsa lider maymun ona hemen taşaklarını açıyor ve saldıran maymun dahil tüm sürü koca mavi taşaklar karşısında büyülenip onun hükmünü kabul ediyorlardı.

boşuna yazılmamış ''bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir'' diye. masmavi olanları daha eşittir.
bazı ülkedekiler ise mavi taşakla yetinmez. piyasada kırmızısı, allısı pullusu hatta üç beş taşaklı kodamanı bile bulunur. bahis konusu tür yukardaki fotograftaki gibi gösterişi sever, olur olmaz övünür taşaklarıyla. hatta mavi ve üç taşaklıların dizileri ekranlarda fıldır fıldır döner. örneğin muz cumhuriyeti renkli taşaklarıyla övünenlerin, renkli taşakları el üstünde tutanların imparatorluğudur, planet of the apes'in taşakları mavi-kırmızı olanı gibidir.

gaz maskeleri


insanoğlu var olduğu sürece dönem dönem hayati önem taşıyan yardımcısı olacak gaz maskeleri. savaş dönemlerinde özellikle ikinci dünya savaşında hem asker hem sivil tarafından kullanıldılar. şimdilerde protestolarda karşımıza çıkıyorlar. hazır domuz gribi de yayılıyorken durumun daha tehlikeli boyutlara ulaşabildiği, dünya çapında salgın hastalık, virüs tehlikesi olan bir distopya hayal ederken buldum kendimi (28 days later, twelve monkeys gibilerinden). bu durumda son kırılma noktasında hep gaz maskesine ihtiyacımız olacak. ayrıca tasarımları ile çok etkileyici olabiliyor gaz maskeleri.

ikinci dünya savaşının afişleri hep böyle olmuştur. verilen mesaj kısa, net ve acımasız. çoğu afiş kara komedi.

yukardaki ikinci dünya savaşında sovyetlerin kullandıkları model.


yine aynı dönemden nazilerin siviller için kullandığı maske.



bunu da nazi askerleri kullanmış.

ikinci dünya savaşı kanadalı sivillerin kullandıkları gaz maskesi. internet üzerinden 30.000 dölara satılıyor. gerçekten ona sahip olmayı isterdim.

bu çirkin şey ise savaşta çocuklara takılmak üzere üretilmiş. uçak ve bomba sesleri arasında telaşla çocuğuna bunu giydirmek isteyen anneler, bu boktan şeyin içinde hava soluyan küçük çocuklar.. dönemin oturduğu yerden millete call of duty oynatan koca götlü kodaman devlet büyüklerini anmamızı sağlıyor bu iğrenç gaz maskesi.

listedeki en şık gaz maskesi sovyetler birliğinden. aynı maskeyi strormtrooper larda takıyor.

bu ise günümüzden. aslında gaz maskesi bile değil kaçış başlığı.

the bad, the bad and the ugly


hemen gelen kış insanları

birkaç yıldır havalar bir anda ısınır bir anda soğur oldu. 2 gün önce yazken 2 gün sonra sonbahar, aynı şekilde kış geliyor. mesela son 3 günde kış geldi. havanın kokusu değişti. havaların soğuduğu ilk günler ''hemen kış severlerin'' dışarıya döküldüğü günlerdir. peki kimdir bu ''hemen kış severler'' ? onlar aslında gerçekten kışı sevmezler. sadece yazdan sıkılmış ve kış kıyafetlerini özleyen insanlardır onlar. ekim-kasım gibi yağmuru ve rüzgarı görünce hemen deri ceketlerini, uzun çizmelerini hatta berelerini takar sokağa atarlar kendilerini. evet 30 ekim itibariyle dışarda bir sürü bereli insan vardı, sahte kışsever vardı. durun yahu daha. işte bu ''hemen gelen kış insanları'' ile gerçek kış severleri karıştırmamak gerek. gerçek kışsever havayı koklar. sadece giymek için giymez beresini, atkısını, eldivenini. hemen gelen kış insanları kışı içten içe sevmezler. sadece özledikleri kıyafetlerine kavuşmak için öyle takılırlar. çoğunlukla şubat ayı gibi ''artık yaz gelse, insanın içi sıkılıyor kışın'' der bunlar, oracıkta satıverirler kışı.

psychedelic 80's


şehir hayvanları için

evet şehirde ve kendi hayatlarında bi sürü bokluk varken şehir hayvanların durumunu ''kentlilerin'' çoğu düşünmüyor. oysa zamanımızın çok azını alacak bi kaç uygulama ve bunları alışkanlığa dönüştürme ile hem kentte kalmış hayvanlar iyi olacak hemde küçük bi hayvanın mutluluğundan pay edinebileceğiz. işte alışkanlık edinilmesi gereken şeyler:

1. su herşeyin başı. nasıl olsa onlar bir şekilde bulurlar diye düşünmemeli, özellikle yaz ayları ve geri kalan aylar küçük bir plastik kaba su doldurup dışarı örneğin bakkala giderken köşeye kondurmalı. o kabı hep aynı yere koymalı ki komşu hayvanlar orayı bellesin, su içsinler.

2. pet shoplar açık kedi maması satıyorlar. 3 liraya filan bir paket dolusu mama alınabilir. mamaları küçük bir kavanoza koyup onu da çantamızın küçük gözüne atarsak yanımızda her an mama olur. kedi köpek görmeye gerek yok eve dönmeden bir araya hepsini boca etsek bir köşeye gece boyunca onlar kıtır kıtır yiyip doyacaklar, 1. madde es geçilmediyse yemek üstüne sularını içip en az bizim gece yatarken doyduğumuz gibi doyacaklar.

3. yine evden çıkmadan çantamızdaki kavanozun yanına bir ufak poşete evde artan kuru ekmekleri koysak en fazla 50 saniye kaybederiz. böylece güvercinler, serçeler, kargalar, karıncalar oraya buraya attığımız kırıntıları yerler. üstelik kuşları beslemek çok zevkli.

4. bu maddedeki olayımız ise sadece adım attığımız yere dikkatten oluşuyor. her yağmur yağdığında büyük bir ihtimalle adımlarınızın yakınında salyangozlar dolaşıyordur. onlara mama değil ama ''gölge etme başka ihsan istemez'' formulüyle yaklaşıp basmamaya özen göstermek lazım.

bu maddeleri alışkanlık haline getirmek bir süre sonra insanı daha mutlu biri yapıyor, denemeyen varsa öneririm sonra benim çiftliğimi hayvanlar ele geçirdi diye ağlarsınız mr.jones gibi.

kazıklanma serüvenlerim no2: pro action football


bu kutuyu hayatımın sonuna kadar unutamayacağım. 1996'da raflardaki yerini aldığında ona sahip olmak, onu oynamak için karşılığında bir parmağımı feda edebilirdim. herşeyden çok istiyordum o oyunu oynamayı. reklamı favori televizyon programım olmuştu, reklamda pro action sahası açılmış, fubolcular yerlerini almış, tribünler tıka basa dolu ve iki çocuk büyük bir keyifle maç yapıyorlar, çok çok fazla eğleniyorlardı. ama biraz pahalıydı pro action football, olsun ben kıçımı yırtıp aldırmıştım bir tane. eve geldiğimde bende reklamındaki gibi sahamı kuracaktım, reklamlardaki o çocuklar gibi eğlenecektim. kendime ait küçük bir stadyumum olacaktı. kuzenlerim hazırlardı, herkes yerini almış kendi stadyumumun açılışını bekliyordu, sabaha kadar oynayacaktık. kutuyu açınca reklamlardaki atmosferi yakalayamayacağımı anladım. saha diye verdikleri yeşil çuha hiç bir zaman gergin bir şekidle durmadı. futbolcuların mıknatıslı sistemleri hiç kullanışlı değildi, kafamızdakileri oyuna dökemiyorduk. bi süre sonra olan oldu bi futbolcu dizinden kırıldı. (aşağıda fotoğraflı analizi var bir pro action football topçusunun) yaptıkları futbolcu figürleri o kadar kalitesizdi ki bikaç saate takımda adam bırakmadık. ben oyundan çok fazla zaviyat verilmeden maçların tamamlanmasını ister olmuştum. keyif filan kalmamıştı, aman yavaşça bastırın, abanmayın dedikçe kala kala 2 sağlam adam kalmıştı. onların da kırılacağını bildiğimden bir dönem onları oyuna sokmamış, arkadaşlarıma da ''kenarda ısınan oyuncular olm o gerçeklik katıyor sahaya'' diye yalan söylemiştim. artık topa vurmak için sadece mıknatıslı yuvarlak alt kısmı kullanıyorduk. derken normal futbol kurallarından çıkmaya başlayıp kendi oyunumuzu yarattık.

ayrıca topu da çok kıymetliydi . adamların mekanizmaları mıknatıslı olduğu için top da bi şekilde özel ve mıknatıslıydı. top kaybolursa koskoca oyunu kaldır at yani! misketle filan ikamesi yoktu o topların. bu yüzden beni küçük yaşımda streslere komuş, ilkel bir kabilenin büyülü taşlarına baktığı gibi bakmıştım o mıknatıslı toplara. hala benimleler yıllardır, ölene kadar da muhafaza edicem sanırım.

pro action football 13-14 yıl önce bir anda patlamış fakat ben dahil herkesi kazıklamıştır. biliyorum hepimiz o reklam yüzünden yandık. bir nesil pro action soccer mağdurudur bu ülkede.


çok istedim fakat fotoğraftaki gibi böylesine bir mutluluk yaşayamadım pro actionda.

kült fantastik silahlar

klasik kült bilimkurgu ve fantastik filmler-afişlerdeki silah tasarımları her zaman ilgimi çekmiştir. önemli olan silahın işlevi değil albenisidir çünkü. birkaç silahı paylaşmak isterim:


1. GALAXY INVADER (1985)




afişteki uzay tabancası mavi dostumuz için küçük olsa da üstündeki şekerleme tadındaki butonlarıyla kendi tarzını yaratıyor.


2. THEY CAME FROM BEYOND SPACE (1967)


ellerindeki silahlar ve tarzlarıyla on numara bu biraderler.


3. COSMOS: WAR OF THE PLANETS (1977)


italyan yapımı ışın silahı ve astronot kıyafetleri oldukça etkileyici.


4. HANDS OF STEEL (1986)

işte çelik bilekli adam! yine bir italyan yapımı olan filmde kahramanımızın kolu şahane gördüğünüz gibi. hani bileği bükülmez derler ya.

5. ATTACK FROM SPACE (1964)

japon yapımı filmdeki bu silah aslında fazla fütüristik değil, fakat karenin bütünlüğüne bakınca arkadaki göstergeler ve düğmeler hoşluk sağlıyor.


domuz gribi

domuz giribi geliyor, domuz gribi patlayacak, aşılar filan derken bazen 28 gün sonradaki gibi tek başıma bir hastanede uyanacağımdan korkar oldum. ama işin aslı öyle değil. bizim bağışıklığımız var. kırmızı iett otobüslerinde 5 yılı aşkın süredir yolculuk yapanlara bırakın domuz gribi, nükleeer saldırılar filan işlemez. 5+ da kırmızılar, mavilerde ise 8+ yılı uygun görüyorum bağışıklık için. biz otobüslerde demirin fazla tutulmaktan çürüdüğünü yok olduğunu gördük oraları tuttuk, oturmaktan yumuşaklığı kaybolmuş, nasırlaşmış koltuklara oturduk, binlerce milyonlarca kez incek var butonun bastık hep beraber. bu süre içince hastası, yaşlısı, basurlusu, osuruklusu hep beraber bir şeyler paylaştık. kendimizce bir kalkan bir bağışıklık oluşturduk. domuz giribinin biz otobüs yolcularını etkileyeceğini düşünmüyorum, dolmuş da bi nebze. bunu taksiciler, özel arabası olanlar düşünsün.

Türkiye (1980 - )


diyır füüçırmi

http://www.futureme.org/ diye parlak bir site var, burda kendinize gelecekte gönderilmek üzere mail atabiliyorsunuz. bir nevi doğmamış çocuğa mektup. bugün kendime 2007 yılından yolladığım mail geldi. böyle bir şey yaptığım aklımdan çıktığı için sevindim, açtım mailimi ne yazmışım o an diye. ''naber lan götlek, sçarım aazına'' yazmışım kendime iki yıl önceden. sinirlendim tabi ''sensin lan götlek insan şuraya iki güzel şey yazar can dündar tadında, sonra beraber okuruz o dönemden bi eski duygu yakalarız'' diye kendimi paylayıp bunu da 2 yıl sonrasına gönderdim 2011de kendime kızdığım mail gelecek, yavaş yavaş arayı ısıtıp 2013-2015 gibi kendimle barışık biri olmayı planlıyorum bu mailleşmelerle.


kot olmak

80'li yıllarda patlamış, 90larda olgunluk dönemine girmiş bir furyaydı kot ve kot olmak. evet baştan aşağı, tepeden tırnağa kot olanlar vardı. ortaokulda bir arkadaşım bu işi çok ciddiye almış, gözü kottan başka birşey görmez olmuştu. kot pantolon ve kot gömlek hatta kot yelek birbirinden ayrılarak giyilebilirdi. fakat arkadaşım kot pantolon, kot gömlek, kot yelek, kot şapka, kot ayakkabı ve kot çantasını beraber giyer, uzaktan baştan aşağı kot olarak görünürdü. öyle ki süper kahraman olsa ona kot kadın diyebilirdik bu haliyle. bir defasında para çıkarmak için elini attığı kot çantasından çıkardığı kot cüzdanını görünce arkadaşımın eline bir fırsat verilseydi bu dünyaya kot olarak gelmek isteyeceğini düşünmüştüm. hep kotlarla olmak dahası kot olmak onu daha mutlu edecekti. bu kadar çok kot diyince kot tuhaf gelmeye başladı. artık bu yazı bitsin ve kotu o dönem yaşayanlardan biri anlatsın, çak norris anlatsın:



doberman abi

ortaokulda en yakın arkadaşın iki sokak yukardaki bahçesine top oynamaya giderdim. aslında arka otopark alanıydı ama biz her zaman bahçe diye adlandırmıştık beton sahamızı. bu saha araba yoğunluğuna göre bazen büyür koca bir saha olur japon kaleye izin verir bazen küçülür 9 aylık, alman kale oynanacak boyutlara inerdi. sorun değildi, mutluyduk. mutluluğumuzu bozan tek şey o apartmanda oturan dev bir abi ve daha önemlisi onun baktığı doberman abiydi. maçların bir anı hiç beklenmedik bir şekilde o abi ve dobermanı kapıda belirir bizler ise ejderha görmüş küçük hobbitler gibi dört bir yana dağılırdık. dobermanda zaten doberman ve ejderha kırmasıydı. soluğunun harı bize kadar gelir ısıtır, sesi ile ortalığı inletirdi. boyutları bir çoğumuzun o anki halinden büyüktü. ve ne şanssızlıktır ki arkadaşmın oturduğu eve en yakın arkadaşı olarak su içmeye, futbolcu kartı takası veya vidyo oyunu oynamak için çıkardım. arkadaşımı tek ziyaretlerim kabusa dönüşmüştü, evi 8. kattaydı ve doberman abi 6. katta oturuyordu. aşağıda asansörü beklerken ışığın 5 -4 -3 diye azalıp asansörün bana yaklaşıtığını görünce acaba doberman abi mi çıkacak içinden diye telaşlanır, soğuk terler dökerdim. biliyordum o gün gelecekti, arkadaşım yine beni davet edecek, ben o asansörü beklerken doberman abinin bana saldırırsa nereye doğru kaçmam gerektiğinin planlarını yapacaktım. o zamanlar arkadaşıma bunu açtığımda korkma bişey yapmaz diye geçiştiriyordu beni. belki korkmayana bişey yapmazdı doberman abi biraz merhameti vardı fakat emindim ki bana o kadar yakın olduğu zaman korkudan elim ayağım birbirine dolaşacak, aramızda hiç bir sorun olmamasına rağmen tuhaf davranışlarımla doberman abiye kendimi ısırtacaktım, bunun kaçarı yoktu. o günün geleceğini biliyordum ve geldi de. asansör geri saymaya başladı: 4, 3, 2, 1e geldiğinde doberman abinin yaydığı yoğun enerjiyi hissettim, anlamıştım artık yüzleşecektik ve beni ısıracaktı. asansör 1 deyken belki kaçma şansım vardı ama bacaklarım kitlenmişti, haraket edemiyordum! soğuk terler kıçımdan aşağı doğru yol alırken kapı açıldı ve doberman abi karşımdaydı. ben ise donup kalmış, başka şeyler düşünmeye çalışıyordum. bacaklarımı kokladı, burdu dizime değdi. eğer o noktadan ısırırsa hayatım boyucna sakat olarak yaşayacağımı düşündüm, tekerlekli sandalyeler geçti gözümün önünden. fakat doberman abinin beni ısırmaktan daha önemli işleri vardı galiba. üç beş saniyeden sorna sahibiyle beraber gitti. ben ise belki o gün şanslı günümdeydim, doberman abinin bir gün mutlaka beni ısıracağını biliyorum, asansör aşağı her inişte içinden o çıkacakmış gibi geliyor 4,3,2,1


orta dünya manifestosu

orta dünya da bir hayalet dolaşıyor. aslında hayaletinden tut goblinine, trollüne, orkuna ve hobbitine türlü türlü mahlukat dolaşıyor. sen bu kadar çeşit canlı yaratıyorsun sonra onları aynı ortama salıp işlerin kötü olmayacağını mı umuyorsun? bir tarafta mağrur kasıntı ve güzel elfler diğer tarafta hayatın tekmesini yemiş goblinler. sonra orta dünyada barıştan huzurdan bahset. bunları bir araya koyarsan zaten savaş kaçınılmaz. dünyaların en güzeli olsun, en adaletlisi en huzurlusu olsun oraya goblin ve ork bırak bütün işler karışır. ah be arkadaş neden güzelim elfler boylu poslu, yeşil ormanlarına güzel müziklerini çalarken birbirlerini süzerken, güzel şarkılar söyler barış içinde takılırken sen oraya goblin koyarsın. bu adamn sıkıntılı, dağda bayırda kuytu köşede karanlıkta kalmış. itilmiş, ezilmiş. tüm negatifi toplamış bünyesinde, gözü bişey görmüyor. bu adamlardan pislik çıkmıcak kimden çıkacak? elfii cücesi, insanii hobbiti hep bir yerlerinde doğruluk asalet taşırken gelipte bunu orka gobline çok görmek ayıptır, ayrımcılıktır. afedersin o goblin gelir senin orta dünyanın orta yerine sıçar ve haklıdır da.


Sputnik 1


Dünyanın ilk yapay uydusu sputnik 1, 4 ekim 1957 günü yani tam 52 yıl önce sovyetler birliği tarafından uzaya gönderildi. yani bugün bu önemli olayın yıldönümü. bu arada yukardaki fotoğrafta bana biraz starwars taki death star ı anımsattı şekliyle. sputnik ile ilgili bir kaç ilginç şey paylaşmak isterim:

- uydunun ağırlığı 40 kg, yörünge yüksekliği 250km.
- sputnik yoldaş anlamına geliyor.
- sputnik 1'e karşılık abd hemen uzaya bir uydu göndermeyi denedi. Ancak yaptığı ilk denemeler başarısızlıkla sonuçlandı. amd uzaya ancak 1958'de bir uydu gönderebildi.
- sputnik 1, abd nin "basit uydusu" vanguard'dan çok daha ağırdı. aylar sonra vanguard uydusu yörüngeye girdiğinde, kruşçev, onunla "greyfurt" diye alay etti.
- sputnik 1, fırlatmadan 92 gün sonra, 4 Ocak 1958'de atmosfere girerek yandı. sputnik 1, yörüngede 1.400 tur atmış, 70 milyon km yol kat etmiş.

sputnik 1 ile uzay yarışı başlamış oldu.